Make your own free website on Tripod.com

ANILARLA ATATÜRK: BÖLÜM II

O MEMLEKET BATAR
BUNLARA KENDİMİZİ TANITACAĞIZ
ON YIL SONRA
BU MİLLETVEKİLLİĞİ AYRICALIĞINI HİÇ BEĞENMEDİM
DEVLET İMKANLARINI AMACINA UYGUN KULLANMA
ŞEF ASKER Mİ SİVİL Mİ OLMALI?
BAYRAĞA SAYGI
CUMHURİYET
BAYRAĞA SAYGI
ATATÜRK'ÜN YARGIÇ KARARINA SAYGISI
SAMSUN GEZİSİ

ATATÜRK SOVYET BÜYÜKELÇİSİNE: "ASLA BOLŞEVİK OLMAYACAĞIZ" DEDİ
ATATÜRK'ÜN EŞİTLİK ANLAYIŞI
SATI KADIN
DIŞ POLİTİKA
DEVLET ve BÜROKRASİ
DEVLETİN BAĞIMSIZLIĞI
ATATÜRK ve DİKTATÖRLÜK
DIŞ POLİTİKA ve SORUMLULUK
GERÇEKÇİLİK
İLERİ GÖRÜŞLÜLÜK
İNSAN İDARE ETME
HALKA DEĞER VERME
DAVA ADAMI OLMAK
ATATÜRK ve İSMET İNÖNÜ
GENEL DEĞERLENDİRME

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN

 

 

O MEMLEKET BATAR

Bundan kaç yıl önceydi bilmiyorum, bir akşam Mustafa Kemal Paşa ile beraber Gül Cemal vapurunda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans’ın bana karşı büyük bir ilgisi vardı.

Bir aralık dalmış, yere bakıyordum, birdenbire:

- Madam, dedi; aşka tutulmuş bir kadın gibi ne düşünüyorsunuz öyle derin derin?

Ben o zaman, nereden hatırıma esti bilmiyorum, anlaşılan dilimin ucuna gelmiş olacak ki, düşünmeden hemen cevabını verdim:

- Paşam, dedim; Başbakanınızın dudaklarından eksik olmayan şu neşeli, sempatik gülüşlerine hayranım. O kadar güzel erkek gülüşü ile gülüyor ki...

- Başbakanımın gülüşlerine hayran olmuşsunuz, benim de belki dansımdan hoşlanırsınız. Madam, müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalım.

Kalktık ve dönmeye başladık. Ben o zaman gençtim, belki, birazda şımartılmış bir kadındım. Nereden içime o heves doğdu bilmiyorum, başladım dansta Paşa’yı ben idare etmeye... Bir kez baktı, ses çıkarmadı. Bir daha baktı, yine ses çıkarmadı. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli değil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi:

- Madam, dedi bir erkekle bir kadın yanyana durdukları zaman, yönetmeyi erkeğe bırakmak en doğru davranıştır.

Çocukluk işte. Ben büyük bir cesaretle şöyle bir karşılık verdim:

- Müsaade edin de Paşam, ne olur, bir kez de ben sizi idare edeyim, dedim.

Kızmadı, aksine gülmeğe başladı:

- Bir memleket idare edeni, bir kadın idare etmeğe kalkarsa o memleket batar, gelin biz yerimize oturalım sizinle.

Beni elimden tutup getirdi ve yanındaki koltuğa oturttu.

Madam Hanses

BUNLARA KENDİMİZİ TANITACAĞIZ

Ankara’ya son gidişimde bir akşam gazi, beni Ankara Palas’a götürmüştü. Sofrada bir kaç kişi daha vardı. Yedik, içtik, eğlendik, gece yarısına doğru Fransız Büyükelçisi pavyona geldi. Paşa bu elçiden hoşlanıyordu. Sofraya çağırdı, bir kaç kadeh de onunla birlikte içildi. Büyük şehirlerden, Paris’ten söz açılmıştı. Bu arada Büyükelçi, Gazi’ye:

- Ekselans, Paris’i bir daha görmek istemez misiniz? Dedi. Mustafa Kemal Paşa:

- “Nasıl görmek istemem? Gençlik hatıralarımı tazelerim,” diye cevap verdi. Bu karşılığa çok sevinen büyükelçi:

- “Böyle bir seyahat Fransa’yı çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan şeref duyarım. En büyük Fransız zırhlısı bizi İzmir’den alır. Akdeniz donanması emrimize verilir. Marsilya’ya çıktığınızda Fransız ordusu kumandanız altına girer. Hükümdarlara yapılmayan bir törenle karşılanırsınız.”

Bu sözleri dikkatle dinleyen Gazi:

- “Bu daveti siz kendiliğinizden mi yapıyorsunuz, yoksa hükümetiniz adına mı konuşuyorsunuz?” diye sordu. Bu soru karşısında büyükelçi hemen kendisini topladı:

-"Muvaffakiyetinizi hükümetime bildirirsem, hükümetim de bunu büyük bir şeref sayar,” dedi.

Gazi’nin yüzü değişti. Çok kesin bir dille:

-”Ekselans, Paris’i çok görmek istiyorum, ama büyük törenle karşılanacağım Paris’i değil. Ben Paris’e, dünyanın bu güzel şehrine, operalarını, tiyatrolarını, revülerini, zarif kadınlarını bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya gençlik hatıralarımı tazelemek için... Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karşılanmak için değil.”

Büyükelçi gaf yaptığını anlamıştı, biraz sonra bir iş uydurarak sofradan kalktı. Gazi’nin de neşesi kaçmıştı.

- “Kalkalım çocuklar, sofraya Çankaya’da devam ederiz,” dedi. Sofradakilerin çoğunu pavyonda bıraktı yalnız iki-üç yakın arkadaşını yanına aldı. Yolda kendisine:

- “Elçi çok fena bozuldu ama, söylediğine de söyleyeceğine de pişman ettiniz” dedim. Artık kızgınlığı geçmişti:

- “Bana bak Kemal, sen de başıma kırk yıllık diplomat kesilme. Adamın zihniyetini anlamadın mı? Bu Avrupalılar bizi bir türlü kavrayamıyorlar. Adam beni bir şark emiri sanıyor. Hangi donanmayı kimin emrine, hangi orduyu kimin kumandası altına veriyor? Bunlara kendimizi tanıtacağız, kim olduğumuzu öğrenecekler. Yoksa ben kaba bir adam değilim çocuğum” dedi.

Atatürk, çok ince bir adamdı.

Kemaalettin Sami Paşa’dan Cevat Dursunoğlu

ON YIL SONRA

Samsun’dan Havza’ya gidiyorduk. Altımızda, Birinci Dünya Harbi’nden kalan benz marka bir otomobil vardı. Şoför de Türk değildi. Yola çıktık, biraz sonra motorda bozukluk oldu ve araba durdu. Otuz altı yaşında zaferler kazanan kumandan Mustafa Kemal Paşa’nın ne demek olduğunu arkadaşları bilirler. Kızdı ve asabileşti. Şoförü azarladı ve kendisi makinayı harekete geçirmeğe uğraştı. Tabi muvaffak olamadı.

Ben, Doktor Refik Saydam ve Kazım Dirik bir köşede duruyorduk. Doğrusu, içimizden neden işe karıştığına hem üzülüyor, hem sinirleniyorduk. İçimizden geçeni anlamış gibi bize baktı ve dedi ki:

- On sene sonra sizinle, kendi yaptığımız yollarda, Türk şoförleri bizi istediğimiz yerlere götürecekler!

Biz sustuk. İçimizden geçenlerin ne olduğunu bilmem anlatmak lazım mı? Aradan tam on yıl geçti. Ben Birinci Umumi Müfettiş idim. Diyarbakır’a gelmişti. Bir yolda giderken gene otomobil bozuldu. Kafile durdu. Beni yanına çağırdı ve Türk şoförle işlemeye başlayan makineyi işaret etti:

- Vaadimi yerine getirdim!

Dr. İbrahim Tali Öngören

BU MİLLETVEKİLLİĞİ AYRICALIĞINI HİÇ BEĞENMEDİM       

Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver’e:

- Sorunuz, tren var mı? Diye emir veriyor.

O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazarı dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;

- Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?

Yanındakiler cevap verirler.

- Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz.

Ata hayretle:

- Bu imtiyazı hiç beğenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçılık!

Ali Kılıç

DEVLET İMKANLARINI AMACINA UYGUN KULLANMA

Sivas Kongresi sonrası, Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi kararlaştırıldıktan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf beraberlerindekilerle Ankara’ya geldiklerinde Keçiören yolu üzerindeki Ziraat Mektebi’ne misafir edilmişlerdi. Daha sonra Mustafa Kemal, Ankara istasyonundaki Gar Müdürlüğü binasına yerleşti. Burası hem evi, hem çalışma yeriydi.

O tarihlerde Ankara vilayetinin şehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayrancı’da bağ evleri vardı. Bunlar arasında Çankaya'da papazın bağı olarak adlandırılan iki katlı ev Mustafa Kemal’e armağan edildi ve o da evi Ordu’ya devrederek evin adı Ordu Köşkü oldu. İki katlı binaya 1924’de ilaveler yapıldı fakat bina ısıtılamıyor idi. Zafer, inkılaplar, cumhuriyet, dünyanın üzerimizde toplanan gözleri, Mustafa Kemal’in müstesna şahsiyeti, mütevazı de olsa yeni bir devlet başkanlığı konutunu zorunlu kılıyordu.

Mustafa Kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dış cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yeşilin her tonu ile ve planın esası Mustafa Kemal’in olan yapı 1932’de tamamlandı ve aynı yılın haziran ayında da taşınıldı.

Pembe Köşk'ün döşenmesi için bütçede pek mütevazı para vardı. Gazi, gerekli olanı şahsi imkanları ile karşılama kararı aldı ve kendisine tavsiye edilen o günlerde Beyoğlu İstiklal Caddesinde bir Türk’ün açtığı dekorasyon mağazası sahibi Selahattin Refik Beyi Ankara’ya davet etti. Binayı gezdirdi, arzularını açıkladı ve kendisinden teklif istedi.

Kısa süre sonra kendisine sunulan tasarıyı inceledi, muhatabı konuyu gerçekten biliyordu ve anladı ki, kendisini tanıyanlarca da uyarılmıştı. Buna rağmen teklifleri hazırlayanları kırmadan ülkenin mütevazı imkanlarını izah edebilmiş olmanın rahatlığı içinde feragatler istedi. O sırada ata’nın yanında olan Ankara Belediye Başkanı Asaf İlbay Bey Ata’nın şu açıklamasını kaydeder.

- “Biliyorsunuz burası Cumhurbaşkanlığı Köşkü... Mülkiyeti devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin doğrudan seçeceği zatlar gelecek. Bu eşyaların parasını benim şahsen verdiğimi sizler biliyorsunuz ama, yarın bunu bilmeyenler içinde yanlış hükümler veren olmaz mı? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapılamadığı bütçe darlığı içinde israf yapıldığını düşünenler bulunmaz mı? Bir endişem de karar mevkiinde olanların şahsi arzularını devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir. Bunu hiç istemem.”

Sonra Selahattin Refik Bey’e döner:

- “Şahsi imkanların olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrişi tercih etme tercihindeyim. Beni anlıyorsunuz zannederim.” der.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

ŞEF ASKER Mİ SİVİL Mİ OLMALI?

Çankaya akşamlarından biri. Bazen Atatürk soruyor, bazen de Atatürk’e soruyorlar. O’ na diyorlar ki:

- Şef asker mi, sivil mi olmalı? Cevap veriyor:

- Şef, şef olmalı. İster sivil, ister asker.

Bu cevabı ile “şef”liğin rütbede ve elbisede değil, ruhta ve kafa yapısında olduğu hakikatini veciz surette belirtmiş oluyor.

Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Niyazi Ahmet Banoğlu

BAYRAĞA SAYGI

Atatürk bu engin insanlık duygusu ile milletlerin istiklâli prensibine olan gönülden saygı ve bağlılığını İzmir’e girdiği sırada da göstermişti... O’na İzmir’de Karşıyaka’da bir ev hazırlanmıştı ki, bu evde işgal esnasında yunan kralı Konstantin de kalmıştı... Evin sahibinin oğlu ile hazırlıkta çalışanların bazı yakın akrabası Yunanistan’da esir bulunuyorlardı; işgal esnasında, bütün Türkler gibi çok ıstırap çekmişlerdi; içlerinden yaralıydılar ve yunanlılardan öç almak ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Bu duyguların etkisi altında evin dış merdiveninin üzerine, muzaffer başkomutanının basıp geçmesi için, ipek bir düşman bayrağı sermişlerdi...

Atatürk yere serili bayrağın önünde durmuştu; etrafında bulunan kadın-erkek İzmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaşlarla dolu:

“Buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti; siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin. Burası bizim şehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvarıyorlardı.

Hiçbir durumda benliğini ve sağduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatlı bakış ve sesi ile:

“O, geçmişte hata etmiş; bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar edemem,” cevabını vermişti ve ancak bayrağı yerden kaldırttıktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmişti...

Hasan Rıza Soyak; Atatürk’ten Hatıralar, s. 136

CUMHURİYET

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kağıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:

- Beni tanıdın mı oğul? dedi. Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var; devlet demiryollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış Ne olur bir kere de siz söyleseniz.

Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı... Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle :

- Oğlunu almadılar mı? Dedi. Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş... Çok iyi yapmışlar... İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak...

Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta vecd (çoşku) dolu bir sesle:

- İşte Cumhuriyet'ten beklediğimiz netice... diyordu.

Hulusi Köymen; Atatürk’ü Anmak Kitabından, s. 260

BAYRAĞA SAYGI

30 Ağustos sabahı, Mustafa Kemal muharebe sahasında dolaşıyordu. Etraf binlerce düşman cesetleri ve birbiri üzerine yığılmış yüzlerce topçu hayvanı, terkedilmiş silah, top ve cephane dolu idi...

Atatürk şöyle söylendi:

- “Bu manzara insanlığı utandırabilir! Fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler."

Ganimetlerin arasında yırtılmış ve terkedilmiş bir de yunan bayrağı gören başkumandan eli ile kaldırılmasını işaret ederek;

- “Bir milletin istiklâl alametidir, düşman da olsa hürmet etmek lazımdır, kaldırıp topun üzerine koyunuz."

Sait Arif Terzioğlu, İnsancıl Atatürk

VATAN İŞLERİNDE KORKMAK OLMAZ

Sivas’ta vatan bütünlüğü ve bütün millet adına bir kongre toplamaya karşı olanlar çoktu.

İşgal Kuvvetleri ile İstanbul Hükümeti de kongreyi toplatmamak için el birliği etmişlerdi. Binbaşı rütbesinde bir Fransız Jandarma Subayı, yanına bir tercüman alarak Sivas Valisi'ne geldi.

"Eğer burada Kongre toplanırsa Fransızlar Sivas’ı işgal edecekler" dedi.

Vali, Mustafa Kemal’e ikinci bir kongreden vazgeçilmesini yahut Erzincan’da toplanmasını söyledi. Kuva-i Milliyeci bir genç sonradan Sivas Milletvekili Kasım da valiyi desteklemekteydiler. Mustafa kemal, İngilizlerin Samsun’u topa tutmak, on güne kadar yeni işgaller yapmak şantajı ile kendi çalışmalarına engel olmak istediklerini hatırlatarak bu blöflere kulak asmamaları cevabını verdi.

Hiç bir vaka olmadan 2 Eylül akşamı Sivas’a varılmıştır. Şehirde ne kadar fayton ve yaylı araba varsa hepsini karşılayıcılar tutmuşlardı. Yalnız Hürriyet ve İtilaf Partisi'nden kimse yoktu. Kalabalık arasında Fransız subayın tehdidi üzerine telaşlanan genç Rasim'i gören Mustafa Kemal:

- "Gençler için vatan işlerinde ölmek olabilir, korkmak asla!”

Kurtuluş Savaşı’nda Sakarya zaferi nasıl bir kader dönümü olmuşsa, Anadolu’da yeni devletin kuruluşunda Sivas Kongresi’nin o kadar büyük önemi vardır.

F. Rıfkı Atay, Çankaya

ATATÜRK'ÜN YARGIÇ KARARINA SAYGISI

Ölümünden iki yıl önce Atatürk’ün canına kıymak için kurulan bir düzen meydana çıkarılmıştı. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "milli mücadele"den beri ata'nın yolunda çalışmış, sevgi ve güvenini kazanmış, birçok iyiliklerini de görmüş biri idi.

Haber yurtta şaşkınlık ve tiksinme yaratmıştı. Herkes bunu konuşuyor, "nasıl olur, nasıl olur!" diyor, bir türlü herhangi bir nedene bağlayamıyordu.

Sanık tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat Atatürk, olaydan haberi yokmuş gibi, bu konuda ne düşündüğünü açıklamak için ağzını açmadı, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunluğu çeşitli yorumlara uğramıştı, kimi "bu üzüntülü olayı anmak istemiyor", dedi; kimi de "bunun doğru olduğuna inanmıyor" diye düşündü.

Sanığa yükletilen suç yargı yerinde ispat edilemediği için adam aklandı.

İşte, yargıç kararını bu yolda verdikten sonradır ki Atatürk bu konuda ağzını ilk ve son kez olarak açtı ve yalnız şunu dedi:

- Suça yeltenilmiştir, ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir.

Mehmet Ali Ağakay, Atatürk'ten 20 Anı

SAMSUN GEZİSİ

Serbest Fırka'nın kuruluşu ve kaldırılışı:

Gazi, 1930 yılının Kasım’ında Kayseri yönünde trenle yurt gezisine çıkmıştı. Yol arkadaşlarına ilk sorduğu soru;

"Serbest Fırka'yı kapatmakla iyi mi ettik?" idi. Tabii herkes "iyi oldu" diyordu. Ama bu soru bütün gezi boyunca sürecekti. Sonunda 22 Kasım 1930'da gazi Samsun'a varmıştı. Samsun'da olağanüstü önlemler alınmıştır. Halk asker kordonlarının arkasına sinmiştir. Akşam ziyafet verilir. Ama masada kenti temsil eden hiç kimse yoktur. (Boşnakzade Ahmet Bey).

"Belediye Başkanı nerede? Nasıl olur? Kentlerine konuk geldik" diye sorar belediye başkanı Serbest Fırka’lı olduğu için vali tarafından davet edilmemiştir. Hemen belediye başkanı’nı bulup masaya getirirler. Söz Serbest Fırka'dan açılır. Gazi Serbest Fırka'nın kendinden beklenen işleri göremeyeceği, memlekette gericiliğin ve inkılap dışı akımların bundan yararlanacağı düşüncesi ile Serbest Fırka'nın kapatıldığını anlatır ve sonunda Belediye Başkanı’na dönerek der ki;

"Şimdi Başkan Bey, siz de artık kaldırılmış olan bir partinin belediye başkanı olarak görevinizi sürdürmek istemezsiniz, değil mi? İstifa ediniz" ama Belediye Başkanı’nın yanıtı başkadır.

"Paşam, ben Serbest Fırka'yı temsil etmiyorum. Bu seçim halkın bana karşı bir güveni şeklinde ortaya çıkmıştır. Eğer bu görevden istifa edersem, halkın gösterdiği yakınlığa ve güvenine karşı gelmiş olurum."

Gazi sakin bir sesle:

"Düşündüğünüz doğru. Dilediğiniz gibi olsun." yanıtını verir.

12 Eylül 1929 tarihinde Ankara’da Paris Büyükelçisi Fethi Okyar’a Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlun’dan bir telgraf gider:

“Reisicumhur hazretleri Fransız hukuk fakültelerinde okutulan derslere ait kitaplarla en mufassal ve yüksek bir umumi tarihi zat-ı alilerinden rica etmektedir.”

Fethi Bey, üç gün içinde kitapları gönderir, arkadan yeni siparişler gelir, Ernest Lavisse ve Alfret Rambaud’un 12 ciltlik “Histoire generale des peoples et des civilisations” kitabı istenir, Fethi Okyar bunları da gönderir.

18 kasım 1929’da Büyükelçi’ye, Çankaya’dan bir mektup gelir:

“Dün Ernest Lavisse’in on iki ciltlik tarih-i umumisi geldi. Yalnız tarih-i kadim’e ait kısmı yok, yani milattan sonra başlıyor. Bunu ikmal edecek kısmın da lütuf buyrulmasını Reisicumhur Hazretleri rica ediyorlar (...) Yalnız bunların bedeli bir hayli tutsa gerektir. Tasfiye edilmek üzere bedelinin iş’arını istirham ederim. Paşa Hazretleri, sonra bir daha kitap istemeye yüzümüz olmaz, diyorlar. Reisicumhur Hazretleri muhabbetle gözlerinden öpüyorlar efendim.”

Fethi bey, Atatürk’ün çok yakın arkadaşıdır, kitapların bedelini seve seve ödeyebilir, ama Atatürk bunu istemez, fatura gelir, kitapların bedeli Paris’e gönderilir.

1930’da Fethi Okyar, merkeze döner, Paris Büyükelçiliği’ne Münir Ertegün atanır, Atatürk’ün kitap siparişleri devam eder, Genel Sekreter, Rene Grousset’nin iki ciltlik “Historie de i’ektreme orıent” adlı kitabını ister.

Kitap hemen gönderilir.....

Devamını Bilal Şimşir Şöyle Anlatır:

“Münir bey, hemen kitabı postalar. Kitabın 571 frank, 80 santim tutarındaki faturasını da Dışişleri Bakanlığı’na yollar. Büyük bir hukukçu olan Münir Bey, Büyükelçilik ve Bakanlık bütçesinden Cumhurbaşkanı için harcama yapılamayacağını herhalde bilir. Ama, belki, Gazi için bir kerecik çiğnesek ne çıkar, diye düşünmüştür. Bu yüzden Dışişleri Bakanlığı ve Sayıştay kendisinden hesap soracak değildi ya. Gazi denince akan sular dururdu.”

Ama Büyükelçi yanılmaktadır, Çankaya’nın böyle şeylere tahammülü yoktur.

Hatta Büyükelçi, Dışişleri’nin kitap, broşür tahsisatı vardır, fatura bakanlığa gönderilmiş, bedeli o tahsisattan ödenmiştir, dese bile...

Çankaya faturaları Dışişleri Bakanlığı’ndan alır, 571 frank, 80 santim İş Bankası aracılığıyla Paris’e gönderilir.

ATATÜRK SOVYET ELÇİSİNE: “ASLA BOLŞEVİK OLMAYACAĞIZ” DEDİ.

Ankara’nın Şubat ayına tesadüf eden oldukça soğuk ve karlı bir gecesi idi. Ankara Kulübünde bir balo tertip edilmiştir. O zamanın bütün mümtaz simaları orada idiler. Saat henüz 12‘ye gelmemişti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandıran mes’ut bir haber baloya yayıldı:

- Gazi Paşa baloya geliyorlar!

Rus sefarethanesinde imişler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki Rus sefiri de baloya gelmişti.

Bir aralık sefir, salonunun ortasına doğru ilerlemekte olan gaziye yaklaşarak Fransızca:

Ekselans dedi, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur; çünkü müşterek bir gaye uğrunda varlığını kurtarmağa çalışan milletleriz. Türkiye’nin en büyük halaskarı ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek şerefini kazanabilir miyim?...

Atatürk evvela gülerek elini uzattı, sonra o da elçiyi öptü. Büyük ve kıymetli atamız bu çeşit eğlence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini göz önünden bir an uzak tutmazdı. Onun için bütün yabancı gazete muhabirlerinin huzurunda şu cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandırdı:

- Ekselans, gösterdiğiniz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Teşekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalıdır. Yalnız şuna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza rağmen asla Bolşevik olmayacağız !

Atatürk’ün Nükteleri, Hilmi Yücebaş

ATATÜRK’ÜN EŞİTLİK ANLAYIŞI

Atatürk bir gün Dolmabahçe’den gizlice çıkar Topkapı Sarayı Müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı "henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin" der.

Hiç şüphe yok ki, kapıcı Atatürk'ü tanımamış ve birden fazla bu sözlere muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat bu anekdotta mühim olan nokta Atatürk'ün kapıcının sert cevabı karşısında ısrar etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.

Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, S. Arif Terzioğlu Sayfa 4

SATI KADIN

Ankara'da yakıcı bir yaz günü idi. Atatürk beraberinde arkadaşları ve yaverleri olduğu halde Kızılcahamam’a giderken kazan köyü yakınlarında durmuş ve otomobilinden inmişti. Köyün kadını, genci, yaşlısı, ihtiyarı köylerin içinden geçen, şosede duran bu yabancı konukları görünce hep koşuştular. Kimi su seyirtti, kimi ayran, bunlardan biri, güğümünden aktardığı soğuk ayranı Ata'ya uzattı:

- Bir soğuk ayran içer misiniz, dedi.

Bu çorak iklimin kavurduğu yüzünde bronzlaşmış Türk kadının en bariz ifadelerini taşıyan, bir Türk Anası idi. Böğrüne sıkıştırdığı kundağı biraz daha bastırdıktan sonra, sağ elindeki ayran bardağını uzattı, bekledi. Ata'sı, ayranı kana kana içmiş ve biran durakladıktan sonra ona:

- Senin kocan kim? diye sormuştu

Köylü kadını,yüzü tunçlaşmış, elleri nasırlı bir Türk Anası Ankara'nın kendine has şivesi ile kocasının Sakarya harbinde boğazından yaralanmış bir cengaver olduğunu söyledi. Ata bir soru daha sordu:

- Ne zaman doğdun?

- 1919'da Atatürk Samsun'a çıktığı zaman doğdum.

Ata, bir an düşündü. Yıl 1934 idi. Kadının bu ifadesine göre 15 yaşında olması lazım gelirdi. Halbuki karşısındaki kadın 25 yaşlarında görünüyordu tekrar sordu:

- Nasıl olur

Evet, nasıl olurdu. Bu Satı Kadın hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin işgal altında geçirdiği acı yılları ima ederek:

- Evet Paşam, ondan evvel yaşamıyordum ki!

Bu Espiri Ata'yı bir hayli düşündürdü. Ayrılırken yaverine kadının ismini ve adresini not ettirdi. Daha sonra biz Satı Kadını Büyük Millet Meclisine giren ilk kadın milletvekili olarak görmekteyiz.

Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, S.Arif Terzioğlu Sayfa 22-23

DIŞ POLİTİKA

1938 yazında bir sabah, Dolmabahçe sarayına gitmiştim. Atatürk, iki aydan beri Savarona yatında bulunuyordu.bir gün önce, beni görmek istediğini bildirmiş, fakat bir saat belirtmemişti. Bunun için, erkenden Dolmabahçe’ye giderek emirlerini orada beklemeyi doğru bulmuştum. Saat ona doğru, Nöbetçi Yaver Bey oturduğum salona gelerek:

- Efendim, dedi. Savarona’dan sizin için gönderilen motor şimdi rıhtıma yanaştı.

Servisimi aldım, acele salonları geçip taşlığa çıktım. Geniş mermer merdivenleri inerken, arkamdan koşarak gelen, aynı nöbetçi yaver beyin sesini duydum:

- Efendim, bir krallık yatı gelmiş.

- Hangi kralın yatı? Ne zaman gelmiş? Nerede?

- Romanya Kralı Carol’un yatı. Şimdi. İşte Savarona’nın az ötesinde demirliyor.

- Acaba kral da gelmiş mi?

- Boğaz Komutanlığı gönderinde Krallık Bandırası olduğunu haber veriyor.

Bir an düşündüm, sonra:

- Öyleyse dedim. Motoru kullananlara söyleyiniz, beni önce Romen yatına götürsünler.

Bir Devlet Başkanının gelmesi, elbette her zaman en ön planda önemli olan bir siyasi olaydır.

Romen yatına gitmeden Savarona’ya gitmiş olsam, Atatürk’ün ilk işi, tabii benden bu gezi hakkında fikir almak olacaktı. Halbuki Carol’un-eğer gelmişse- niçin geldiğini bilmiyorum. Ne Bükreş’te elçimiz, ne memleketimizdeki Romen temsilcileri bize bir haber salmış değillerdir.

Üç dakika sonra motor, Romen yatına yaklaşırken, kralın küpeşteye yaslanmış, bana gülümsemekte olduğunu gördüm.

Yanında, kızıl saçları rüzgarla dağılan, kadın arkadaşı, dillere destan olan sevgilisi Madam Lupesku duruyordu.

Hemen güverteye çıkıp kendini selamladım ve Türkiye adına “hoş geldiniz” dedim.

Carol, ince ve bir centilmen olarak tanınırdı. Fakat beni hayal kırıklığına uğrattı. Madam Lupesku’ya saygılarımı bildirmek olanağını bana vermesi gerekmez miydi? Halbuki Madam, sanki yanımızda değilmiş gibi davrandı ve koluma geçerek beni yatın salonuna götürdü. Sabah sabah, koca bir kadeh Romen şarabı içmeğe zorladı ve sonunda :

- Cumhurbaşkanı hazretleri ile konuşmak istiyorum. Ekselans, dedi. Ne kadar mümkün olursa o kadar çabuk.

- İsteğinizi hemen Cumhurbaşkanı hazretlerine bildirmek, bana şeref veren görev olacaktır. Majeste, dedim. Cumhurbaşkanı hazretlerinin rahatsız bulunduklarını biliyorsunuz. Bununla beraber kendilerine hemen arz edeceğim.

Ve sordum:

- Şu anda İstanbul’da bulunan Romanya Elçisi’de size eşlik edecekler midir?

- Hayır hayır... Atatürk’le başbaşa iki dost gibi konuşmak istiyorum. Tabii, ekselans siz de hazır bulunacaksınız...

Savarona’ya gidince Atatürk’ü her zamankinden daha rahatsız buldum. Uğursuz hastalık o kutsal varlığı kemirdikçe kemiriyordu. Kestirdiğim gibi, ilk sözü şu oldu:

- Yatta Carl’da var mı? Kaptan dürbünle bakmış... Güvertede kadınlar varmış...

Gördüklerimi ve konuştuklarımı Atatürk’e bildirdim. Bir an gözlerini yumdu, sonra hafif bir sesle :

- Pek takatsizim be, doktor; dedi. Ama.. Peki, bir gayret edelim. Kendisini kabul edelim. Madem ki, buraya kadar gelmiş; olmaz demek olmaz. Herhalde bir derdi vardır. Sakın südetler için gelmiş olmasın?

Atatürk, o gün öğleden sonra saat dört buçukta Kral Carol’u kabul etti. Kral yalnız gelmişti. Savarona’nın merdiveni başında Başyaver (Üner) Bey tarafından karşılandı ve yattaki Cumhurbaşkanlığı Yazı Odasına götürüldü. Atatürk, açık bir kostüm giymiş, beyaz ipekli gömleğine düz yeşil bir kravat takmıştı. Carol ona dikkatle bakıyordu. İlk sözü:

- Sizi pek sağlıklı gördüm, ekselans.. Demek oldu.

Sonra hiçbir başlangıca gerek görmek sizin:

- Uluslararası durum pek nazik, dedi. Durumun en kritik noktası da südetler...

Bu sırada kutsal bardaklarla şerbetler gelmişti. Dudaklarını değirmeden büro üzerine bırakarak devem etti:

- Çekoslovakya çok inatçı bir taktik kullanıyor. Bu konuya ivedilikle bir hal çaresi bulmak doğru olacaktır. Halbuki Benes çok zorluk çıkartıyor. Balkan Antantı’nın çıkarları Çekoslovakya’nın biraz uysal hareket etmesini emreder, sanırım...

Ve tekrar etti:

- Beneş pek inatçı... Çok güçlük çıkartıyor.

Atatürk Fransızca bilirdi. Fakat Devlet Başkanı olarak yabancılarla konuşurken yalnız Türkçe konuşmuştur.

- Haşmetmeaba söyleyiniz, dedi. Çekoslovakya bizim dostumuzdur. Fakat kendilerinin müttefikidir. Her devlet gibi Çekoslovakya da böyle bir durumda dostlarından yardım umduğu gibi müttefiklerinden de daha sağlam bir yardım arar. Kral Hazretleri Beneş’in güçlük çıkardığından sözediyorlar. Bir Devlet Başkanın ilk görevi, memleketinin her noktasını herkesten önce savunmaktır.

Ve sonra o hasta halinde hiç umulmayacak bir sertlikle iki elini oturduğu koltuğun iki kenarına vurarak kükremiş bir kaplan gibi gövdesini ileri fırlattı :

- Ne istiyorlar kral hazretleri? Çekoslovakya’dan büyük bir parça koparmak isterken Cumhurbaşkanı Beneş’in kolaylıklar göstermesini mi?

Örneğin siz bunu yapabilir misiniz?

Carol şaşırıverdi:

Ekselans, biz bu durumu anlamıyor değiliz, diye kekeledi. ”ama Almanya’nın gözdağı vermesi karşısında kuşku duyuyoruz.”

Sözü hemen başka bir yola götürerek eğlenceli şeyler anlatmaya başladı. Siyasi konuşma bitmiş, monden görüşmeler başlamıştı.

Sonra kalktı, yatına gitti.

Arıburnu, Age, S:318-321

DEVLET VE BÜROKRASİ

- “Cumhuriyetin ilanından sonra idi. Karadeniz’de bir gezintiye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize’ye geldik.yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti Vali’ye:

- Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz? diye sordu.

Vali de anlattı. Bu yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol onarımında çalıştırmış.

Ata’nın kaşları çatıldı. Oldukça sert bir dille:

- Vali bey, dedi. “Corvee” nedir bilir misin? Öyle ise ben söyleyeyim: Angarya demektir. Ve şu anda bilmeniz lazım ki, kanunsuz hiçbir vatandaşı işten alıkoyamaz, onu çalışmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyette, angarya diye bir şey yoktur.

Arıburnu, Age, S:321

DEVLETİN BAĞIMSIZLIĞI

Hastalığın ilerlemiş zamanında:

- “O zaman ki Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras da, iyice aklımdadır, bir defa şöyle bir anısından söz etmiştir:

Zamanın Romanya Kralı II. Carol, Atatürk’le görüşmek için yatına binmiş;

İstanbul’a gelmiş. Atatürk rahatsız ve istirahatlı bulunduğundan Kral Carol o’nu Savarona’da ziyarete gitmiş... Konuşmasında o zamanki genel durumdan söz etmiş, “bugün Avrupa’da en ön sırada işin südet meselesi olduğunu” açıklamış... Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Doktor Beneş’in ısrarlı hareket etmesinin bu işi kolaylaştırmadığını, bu yüzden Avrupa’da savaş tehlikesi belirdiğini” ifade etmiş... Doktor Tevfik Rüştü’nün anlattığına göre, Atatürk oturduğu koltuktan bir direnme hareketi göstermiş; adeta tüyleri ürpermiş. Doktora demiş ki :

- “Tevfik Rüştü! Haşmetmeaba söyleyiniz: Devletin bağımsızlığından ve bütünlüğünden en başta sorumlu olan devlet başkanından ne bekliyorlar? Müttefikleri, Doktor Beneş’in memleketinin parçalanmasını mı istiyorlar?...

Atatürk’ün bu uyarışı üzerine kral adeta sararmış...

Arıburnu, Age S:321

ATATÜRK VE DİKTATÖRLÜK

Yine gece sofralarından birinde de totaliter devlet şeflerinden birinin Parlamento ilişkilerinden söz ediliyordu. Konunun sonunda biraz düşündükten sonra:

- “Ben ne yaptım, onlar ne yaptılar” dedi ve sustu.

Arıburnu, Age S:321

 DIŞ POLİTİKA VE SORUMLULUK

“Bir akşam, daha sofraya henüz oturmuştu. Tevfik Rüştü Aras ile bilardo oynuyorlardı. Aras’ı telefondan çağırdılar. İçeriye dönerken:

- Atatürk, dedi, size canınızı sıkacak bir haber vereceğim: Yugoslavya Kralı'nı öldürmüşler.

Üzüntülerini daima içinde saklamayı bilen ebedi şef kıpkırmızı olmuştu, ayakta duramadı. Gelin, sofrada konuşalım dedi. O gece, sabahın yedisinden akşamın tam yedisine kadar büyüklerimizi çağırtarak onlarla ne kadar titiz bir dikkatle konuştuğunu, onlara direktifler verdiğini görerek hayret içinde kalmıştım. O gece alınması kendilerince gerekli görülen tedbirler ne kadar derin bir görüş eseri olduğunu sonradan çıkan olaylar bize pek iyi anlatmıştı. O akşam bu tedbirleri alnının çizgileriyle; erken ve anlaşılmaz bir sakınma gibi karşılayanlardan değerli bir kişi yine bir gün bunun bir keramet olduğunu huzurlarında açıklamıştı.

Ancak sabah olmuş, gün yayılmıştı. Sofrada dört beş kişi kalmıştık:

- Acıktınız galiba, dedi.

Harp okulundan beri çok sevdiğini söylediği fasulyeli pilavla muhallebi ve kavun geldi. Sabahın tam yedisinde böyle tatlı ikinci bir akşam yemeğinden sonra :

- Uykunuz, geldi, artık size müsaade. Ben, Çakmak’ın, (Sayın Mareşalimiz o gece İstanbul’da Yavuz Zırhlısı’nda bulunuyorlarmış) izlemlerini almadan yatmayacağım, demişlerdi.

Arıburnu, Age S:322-323

GERÇEKÇİLİK

Bir gün Çankaya’daki eski köşkün alt katında, o zaman, içinde bir de havuzu bulunan holde oturuyordum. Atatürk, yandaki yeşil salonda, birkaç konuğu ile görüşüyordu.

Zamanın hatırı sayılır adamlarından olan konuklar bir aralık sözü zafere ve Yunanistan’ın zayıf durumuna getirdiler; biri diğerinin görüşünü tamamlıya özetle şöyle konuştular :

- “Karşımızda kuvvet diye bir şey kalmamıştır. Büyük devletlerin artık bizim işlerimizle fazla uğraşamaya niyetleri olmadığı görülüyor. Bundan ötürü elverişli durumlardan faydalanarak Batı Trakya’ya girelim ve Selanik’e kadar yürüyelim.”

Belli ki, ifadelerini kuvvetlendirmek için Atatürk’ün Selanik’li olmasından da faydalanmak istiyorlardı. Atatürk, bütün bunları sessizce dinledikten sonra oturduğu koltuktan kalktı ve yüksek sesle şu karşılığı verdi:

- “Arkadaşlar! Zafere ulaşmak için insan güç ve dayanıklılığının son aşamasına geldiğimizi dünya bilmese bile bizim her zaman unutmamamız gerekir. Bilirsiniz ki, başlarken davamızı 'Milli Misak' namı altında toplamış ve dünyaya ilan etmiştik. Bu ilan, dünyaya karşı bir üstlenme durumundadır. Daha ilk adımda verdiğimiz sözü tutmamış bir kurul durumuna giremeyiz. Asla hatırdan çıkarmamalısınız; bizim en büyük kuvvetimiz, bugün de yarın da dürüst, açık bir siyaset ve sözlerimize içten bağlılık teşkil edecektir. Bununla beraber arkadaşlar, sizden “ricayı mahsusla rica ederim” bir daha böyle bir konuyu ağıza almayalım.”

Arıburnu, Age, S:323-324

İLERİ GÖRÜŞLÜLÜK

21.06.1935’deki görüşmelerinde:

- Savaş çıktığı taktirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi?

- Olanak yok,dedi, olanak yok. Eğer savaş çıkarsa, Amerika’nın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumları ne olursa olsun, milletler birbirlerine bir çok bağlarla bağlıdır.

Atatürk, dünyadaki milletleri, bir apartmanda oturanlar gibi görüyor.

- Birleşik Amerika cumhuriyetleri bu apartmanın en lüks dairesinde oturmaktadır.

Eğer apartman, oturanlarının bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin etkisinden kurtulması olanak yoktur. Savaş için de aynı şey olabilir. Birleşik Amerika Cumhuriyeti'nin bundan uzak kalması olanaksızdır.

Atatürk şu sözleri ilave etti:

- Bundan başka, Amerika Büyük ve Kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilişiği olan bir devlet olduğundan kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düşmesine hiçbir zaman izin veremez.

Glayds Bakker, Arıburnu, Age, S:328

İNSAN İDARE ETME

Çiftlik, Marmara Havuzu Balkan Antlaşması'ndan yaklaşık olarak yedi sekiz yıl evvel:

Huzurunu bozmaktan korkarak ayaklarımın ucuna bas basa:

Kendisine doğru ilerledim. Ancak iyice yaklaştıktan sonra benim kendisine doğru gelmekte olduğumu gördü ve her zamanki inceliğiyle yanına çağırdı.

- Burada kendi kendime biraz düşünceye dalmıştım. Dedikten ve bir kaç havai soru ve cevaptan sonra kendisi:

- Biliyor musun, deminden beri neler düşündüm? Düşündüm ki, ben cumhurbaşkanlığından çekileyim, veyahut yeni seçimde arkadaşların beni tekrar Cumhurbaşkanı yapmamalarını rica edeyim. Bu durumda hükümete geçmekliğim söz konusu olabilir ama onu da yapmayayım.

Hareketlerinde hürriyet ve bağımsızlığına sahip, sadece bir vatandaş olarak. Bu takdirde yalnız bir şeyi bırakamam: Partinin Şefliği'ni. Başkanı bulunduğum Cumhuriyet Halk Partisi, Türk milletinin bon şahsına (sağduyu) dayanan bir kuruluştur ki herhangi bir koşul altında ondan ayrılamam. Beni,bütün külfeti resmi sınıflardan ayıracak olan bu durum şunun için istiyorum:

Yanıma çok değil, bir iki arkadaş alarak gösterişsiz, tantanasız, hatta özellikle sessiz sedasız bir balkan gezisi yapmaya çıksam, bundan ancak büyük sonuçlar alınabileceğini kesin olarak görüyorum. Bu gezide kimseye haber vermeksizin Atina’ya uğrarız; Belgrada Fatiyle yok olacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça kıvançlı ve mutlu olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Akıllı bir adam, ancak bu suretle hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kuşakların şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.

Bir insan böyle hareket ederken, “benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi?” diye bile düşünmemelidir. Hatta en mutlu olanlar, çalışmalarının bütün kuşakların bilmemesini isteyen karakterde bulunanlardır.

Herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi bahçe ile uğraşmak, güzel çiçekler yetiştirmek ister. Bazı insanlarda adam yetiştirmekten hoşlanır.

Bahçesinde çiçek yetiştiren adam çiçekten bir şey bekler mi? Adam yetiştiren adam da, çiçek yetiştiren adamın duyguları gibi hareket edebilmelidir. Ancak bu biçimde düşünen ve çalışan adamlardır ki, memleketlerine ve milletlerine ve bunların geleceğine faydalı olabilirler. Bir adam ki, memleketin ve milletinin mutluluğunu düşünmekten ziyade kendisini düşünür. O adamın değeri ikinci derecedir. Temel değeri kendine veren ve bağlı olduğu millet ve memleketi ancak kişiliği ile sanan adamlar, milletlerinin mutluluğuna emek vermiş sayılmaz.ancak kendisinden sonrakini düşünebilenler, milletlerini yaşamak ve ilerlemek olanağına eriştirebilirler. Kendi gidince ilerleme ve hareket durur sanmak bir gaflettir.

Şimdiye kadar sözünü ettiğim noktalar ayrı ayrı toplumlara aittir. Fakat bugün bütün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan bağlı olduğu milletin varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin dirlik ve gönençliğini düşünmeli ve kendi milletinin mutluluğuna ne kadar değer veriyorsa bütün dünya milletlerinin mutluluğuna yararlı olmağa elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Bütün akıllı adamlar taktir ederler ki, bu alanda çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez. Çünkü dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi milletinin dirlik ve mutluluğunu temine çalışmak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasında anlaşma, açıklık, ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendi kendisi için ne yaparsa yapsın, dirlikten yoksundur. Onun için ben sevdiklerime şunu öğütlerim:

Milletleri yöneten adamlar, tabiidir ki her şeyden evvel kendi milletlerinin varlığının ve mutluluğunun faktörü olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lazımdır.

Bütün dünya olayları bize bunu açıktan açığa kanıtlar. En uzakta zannettiğimiz bir olayın bize bir gün işlemeyeceğini bilemeyiz.

Bunun için insanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu addetmek icabeder. Bir vücudun parmağının uçundaki acıdan diğer bütün üye etkilenmiş olur.

Türkiye, Romanya ve diğer dostları kuvvetlidirler. Hiçbir taraftan bize gelecek bir şey beklemem. Beklemeğe de gerek yoktur.

İşte bu sessizlik içinde bütün dünyayı düşünmek bizdedir. “dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne?” Dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa benzeri kendi aranda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz. Olay ne kadar uzak olursa olsun, bu temelden şaşmamak lazımdır. İşte bu düşünüş, insanları, milletleri ve hükümetleri bencilikten kurtarır. Bencillik kişisel olsun, milli olsun daima fena anlaşılmamalıdır.

O halde konuştuklarımızdan şu sonucu çıkaracağım:

Tabii olarak kendimiz için bütün lazım gelen şeyleri düşüneceğiz ve gereğini yapacağız. Fakat bundan sonra bütün dünya ile ilgileneceğiz. Kısa bir örnek:

Ben askerim. Birinci dünya savaşında bir ordunun başında idim. Türkiye’de diğer ordular ve onların komutanları vardı. Ben yalnız kendi ordumla değil, öteki ordularla da uğraşıyordum. Bir gün Erzurum Cephesi'ndeki hareketlere ait bir sorun üzerinde durduğum sırada yaverim dedi ki :

- Niçin sizinle ilgili olmayan sorunlarla da uğraşıyorsunuz?

Cevap verdim:

- Ben bütün orduların durumunu iyice bilmezsem kendi ordumu nasıl yürütebilirim ve yönetebileceğimi belgeleyemem.

Bir devlet ve milleti yönetir durumda bulunanların daima göz önünde tutmaları lazım gereken sorun budur.

Bu nedenle sayın konuklarımıza şunu diyeceğim :

Ben düşündüklerimi sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda gerekli olmayan bir sırrı kalbimde taşımak gücünde olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa halk beni yalanlar. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmam da halkın beni yalanladığını görmedim.

Arıburnu, Age, S:331-334

HALKA DEĞER VERME

Acı işgal günlerinde, önemli devlet adamlarının da hası bulundukları toplantıda herkes, Türkiye’nin düştüğü acıklı duruma bir çare arıyor. Amerikan, İngiliz koruyuculuğundan söz ediliyor. Bir aralık, Mustafa Kemal Paşa’ya da ne düşündüğünü sordular. Atatürk, şu kısa cevabı verdi:

- “Efendiler, hepiniz konuştunuz, isteklerinizi beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz, hepinizi dinledik. Fakat... Anadolu'ya bir şey sordunuz mu? Anadolu’yu dinlediniz mi?

Ona da soralım, bir de onu dinleyelim efendiler!”

Arıburnu, Age, S:334

DAVA ADAMI OLMAK

Yıl 1918, Selanik’te bir konferanstan sonra arkadaşlarıyla konuşması:

- Devrimi tamamlamak lazımdır. Biz bunu yapabiliriz. Ben, bunu yapacağım. O zaman için düşündüklerimi size kısaca anlatayım: bu günkü Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek sayılan komutanları, benim için yoktur. Ordu kumanda sicilleri içinde ben, son limit olarak, binbaşıyı kabul ediyorum. Geleceğin büyük komutanı bunlar olması gerekir. Sicil Defterleri'ni binbaşıya kadar olanları saklayacağım, üst tarafını yaktıracağım.

Arkadaşlardan biri, bu söz üzerine bana karşı duruyor ve bu büyük ayıklama işinin nasıl yapılabileceğini anlamak istiyor. Mustafa Kemal şu cevabı veriyor :

- Evet, binbaşından yüksek olanlar aybaşında, benim kuracağım bürolara gelip maaşlarını istedikleri zaman, büro şefleri defterleri dikkatle inceledikten sonra : “efendim, defterlerde sizin adınız yoktur, sizi tanımıyorum” diyeceklerdir.

Arıburnu, Age, S:337-338

ATATÜRK VE İSMET İNÖNÜ

Yıl: 1957

İsmet İnönü aleyhine söylenmiş bir söz nedeniyle:

İsmet Paşa (İnönü) hakkında söz söylenmesine katlanamayan barutçu söz etmişse de söz hakkı verilmeyince meclisi terk etmiş, yazıhaneye gelmişti. Üzerinde hırsını yenememiş bir insanın hali vardı. Sık sık dudaklarını ısırıyor ve emiyordu.

- Bugün eğer bana söz verselerdi, ağa oğluna şu anıyı anlatacak ve İsmet Paşa'nın (İnönü) nasıl bir insan olduğunu kendisine öğretecektim. Anının gözlemcisi Refik Koraltan idi ve Barutçu’ya o anlatmıştı.

Serbest Fırka’nın kurulduğu günlerde imiş. Fırka Reisi Fethi Bey, vapurla İstanbul’dan İzmir’e doğru geliyormuş. Gemi Ayvalık açıklarında iken, İzmir Valisi Kazım Paşa (Dirik) Atatürk’e gönderdiği telgraflarda Fethi Bey’in İzmir’e ayak basmamasını, zira İzmir’de önemli olaylar çıkabileceğini ve belki de Fethi Bey’in (Okyar) hayatına dahi kastedilebileceğini, İzmirlilerin kendisine karşı büyük bir antipati duyduklarını, belirtiyormuş. Atatürk:

- Telgrafı Fethi Bey’e (Okyar) gönderiniz, hareketini tayinde serbesttir, emir buyurmuşlardır.

Vapur İzmir açıklarına geldiği zaman bir de bakılıyor ki, olaylar hiç de Kazım Paşa’nın anlattığı gibi geçmiyor. Onbinlerce kalabalık Kordonboyu’nu doldurmuş ve Fethi Bey’i karşılamaya hazırlanıyorlar. Fethi Bey İzmir’e ayak basınca yapılan büyük gösteriler arasında İzmir Kemeraltı bölgesindeki kahvelerde asılı bulunan Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün resimleri ayaklar altına atılıyor, yırtılıyor ve çiğneniyor.

Bütün bu olaylar, vaktinde Atatürk’e iletiliyor ve pek tabii ki, Atatürk üzülüyor. O günün akşamı milletvekillerinden oluşan bir kurul Atatürk’ü yatıştırmak için Çankaya’ya çıkıyorlar. Atatürk’ün bu olay nedeniyle söylediği söz şu oluyor:

- Benim resimlerimin yırtılmasına, çiğnenmesine üzülmedim desem yalan söylemiş olurum. Fakat asıl beni üzen nokta nedir bilir misiniz? O İzmir’i kurtarmak için canını dişine takmış batı cephesi komutanı İsmet Paşa’nın resimlerinin yırtılıp çiğnenmesidir. Bari bu davranış ona uygulanmasaydı.

Arıburnu, Age, S: 338-339

GENEL DEĞERLENDİRME

Meslekten yetişmiş yüksek değerli bir diplomatın, Ankara’da görev almış eski İtalyan Elçileri'nden Baron Popea Aloisi’nin bir bölük anıları geçenlerde yayınlandı. Bunlar arasında Atatürk’ün bu kudretli kişiliğini belirten bir olayda dikkatle kaydedilmiş bulunuyor. Mussolini’nin “küçük dağları ben yarattım” dediği günlerde, Habeşistan’ı aldığı, bizim Atatürk’ümüzün nasıl çalıştığını, Mussolini’ye üstünlüğünü nasıl anlattığını anılarından aldığım şu satırlar açıkça gösteriyor:

12 Nisan: Mussolini dörtlü antlaşma üzerinde (Almanya, İtalya, İngiltere, Fransa) çok dikkatli duruyor. Küçük antant (Yugostavya, Çekostavakya, Romanya) dadır. Mussolini bu ideayı sert bir makale ile karşıladı : “Beşinci büyük devlet mi? Ne palavra! Küçük antant devletleri elele tutuşup yeşil çuha örtülü bir masa üstüne çıkmışlar, büyük devlet olduk sanıyorlar!.. “Bu makale, Yugoslavları, Çekleri ve Romenleri fena halde sinirlendirdi.”

Bu sırada Ttürkiye’nin Romanya Büyükelçisi Vasıf Çınar İtalya Dışışleri Genel Sekreterini ziyaret ederek, Mussolini’nin dörtlü antlaşma girişimi hakkında bilgi istiyor. Genel Sekreter bunu rapor edince Mussolini alaylı alaylı gülüyor:

- “Dünya politikamızı Ankara’dan direktif alarak mı göreceğiz?”

7 Nisan: Saat 11:50’de Tevfik Rüştü Aras beni görmeğe geldi. Ankara’nın dörtlü antlaşmaya karşı çıkmasının doğru olmadığını, olayın Ankara’ya herhalde yanlış yansımış olduğunu söyledim. Bana şu karşılığı verdi:

- “Bizi bir oldu bitti karşısında bıraktığınız için, bize hiç bir bilgi vermediğiniz için biz de yalnız kendi yeteneklerimizle bu işi incelemeğe mecbur olduk.”

21 Nisan: Türk hükümetinin, Kan’da bulunan Romen Dışışleri Bakanı Titulesko’yu telgrafla Ankara’ya davet ettiğini haber aldık. Türk Hükümeti İtalya’nın dörtlü bir antlaşma girişimine karşı küçük antantı destekleyeceğini üstü kapalı anlatıyor. Şu halde Türkiye bize karşı cephe almak üzere... Bütün bunlar, hiç şüphesiz, Gazi’nin büyük devletler sırasında bulundurmak ve Türkiye’siz hiçbir siyasi tasavvura olanak bırakmamak arzusundan doğmaktır.

5 Mayıs: Cenevre’deyim. Fransız Delegesi Masaigli’ye dedim ki:

- “Eğer dörtlü antlaşma yapmazsam silahsızlanma konferansı bir adım dahi ileri gidemez. Elli üç devletle birlikte bir hedefe ulaşmak kolay mı?”

6 Mayıs: Beneş’in gelmeyeceği anlaşılıyor. Silahsızlanma konferansında Tevfik Rüştü (Aras) ile Titulesku durmadan manevralar çeviriyorlar. Durum güçleşiyor.

7 Mayıs: Sabah on bir buçukta Tevfik Rüştü Aras’ı bizzat ziyaret ederek Mussolini adına kendisine şu teklifi yaptım: “Eksalans; bundan sonra İtalya, bütün siyasi girişimlerini tam zamanında Türk Hükümetinin bilgisine arzedecektir.”

Türkiye Dışişleri Bakanı bildiriden memnun kaldığını söyledi. Bunu üzerine kendisine şu ricada bulundum: “Hükümetimiz, herhangi bir biçim ve surette, Büyük Millet Meclisi'nde Türkiye ve İtalya arasındaki siyasi ilişkilerin her zamandan daha iyi bir durumda bulunduğunu beyan edebilir mi?...” Tevfik Rüştü Aras uygun cevap verdi. Bunun üzerine ikinci bir arzumuzu bildirdim: “Arnavutluk’taki elçini de Kral Zogo’ya Türk-İtalyan ilişkilerinin iyi olduğuna dair bilgi vermesini lütfen telgraflar mısınız?...” Bundan amacımız Arnavutluk Kralı’nın Roma’ya karşı manevralara girişmesini önlemekti.

Tevfik Rüştü Aras buna da uygunluğunu belirtince hemen Roma’ya hareket ettim (Saat: 12.50)

Mussolini’nin bu işe ne kadar kaygılı bir suretle önem verdiğini açıklamaya artık gerek var mı?

Niçin Zogu’ya haber verecek Türk elçisi? Çünkü Arnavutluk Kralı da Ankara’ya bağlı.

Bizim büyük adam, Ankara’da oturuyor ama Adriyatik politikası avucunun içindedir.

Tevfik Rüştü’nün yanından çıkınca, Aloisi’nin soluğu hava alanında alışı bundan.

Dörtlü antlaşma suya düşmüştü. Çünkü büyük Atatürk, zamanında kendisinden izin alınmadığı için Mussolini’nin girişimine müsaade etmemişti ve o’nun devrinde o’nun istemediği şey... Eh yapılmazdı be!

Arıburnu, Age, S:340-342

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN