ANILARLA ATATÜRK: BÖLÜM III

ÖLMEYİ TERCİH EDERİZ
EFKARI YOKLAMAK
BEN MUHAKKAK ERKANI HARP OLACAĞIM
ZAFERE İNANIYORDU
GEÇMİŞ OLSUN
BU MİLLET O KADAR ZENGİN DEĞİL
ATATÜRK'ÜN BİR HEDİYESİ
GELENEKSEL DOSTLUK

ATATÜRK KENDİNİ TANIMLIYOR
ATATÜRK'Ü ANMAK
KENDİNE GÜVEN
SÖYLEDİĞİNİ YAPARDI

BULUNUR!...
"BEN EĞİLMEM!"

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN

 

 

 

ÖLMEYİ TERCİH EDERİZ

General Pershing'in Kurmay Başkanı olan General Harbord Sivas'ta Mustafa Kemal'le görüşürken der ki;

- Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük komutanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Bunları yapan bir millet elbette bir medeniyet sahibi olmalıdır. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalım. Başta Almanya müttefikinizle dört yıl har bettiniz, yenildiniz, dördünüz bir arada yapamadığınız şeyi, bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri vakit görülür. Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz?

Mustafa Kemal General'e "teşekkür ederim" dedi. Tarihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Fakat, şunu bilmenizi isterdim ki biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz."

General ve arkadaşları sezsizce ayağa kalktılar.

- Bizde olsa böyle yapardık!

F.Rıfkı Atay, Çankaya

EFKARI YOKLAMAK

Bir gün sohbetin ilerlediği bir zamanda, Atatürk bir ara şu suali sordu:

- "Ben artık cumhurbaşkanlığından çekilmek, parti başkanı olarak çalışmak istiyorum.

Siz ne dersiniz?"

Ata bu soruyu sorarken etrafında bulunanların teker teker yüzüne bakıyordu. Herkes sorunun kendisine yöneltildiğini sanmış; şaşkınlık içine düşmüştü, rahmetli Rıfat Bey'de böyle sanarak cevabın akıbetini hiç düşünmeden;

- "Muvafık efendim" deyi verdi.

Birden yüzündeki yumuşak ifade silinen Atatürk sert bir şekilde ona doğru baktı ve sonra merhum Ziya Bey'e döndü onun cevabını bekledi. Fakat Ziya Bey;

- "Efendimiz bilir!" diyerek işin içinden sıyrıldı. İmtihan sırası bana gelmişti.

- "Henüz göreviniz bitmemiştir. İnkılâplar tamam olmamıştır. Tamam olunca biz size (artık çekil, istirahat et) deriz, inkılâp yarım bırakılmaz!" cevabını verdim. Gülümsedi.

- "Zaten ben de bunun için henüz bırakmak istemiyorum" dedi. Maksadı efkarı yoklamaktı.

Said Arif Terzioğlu, İnsancıl Atatürk

BEN MUHAKKAK ERKANI HARP OLACAĞIM

Üçüncü sınıf kalabalıktı. Bunlardan ancak, pek az bir kısmı Harp Akademisi’nde girebilecekti. Geri kalanlar tayin edildikleri kıtalara dağıtılacaklardı.

Mustafa Kemal, muhakkak Kurmay Subay olacağına inanıyordu. Bir gün;

- Ya erkanı harp olamazsan, ne yaparsın?

Diye yarı ciddi, yarı şaka takılan sınıf arkadaşımız Arif'i derhal susturmuştu:

- Seni bilmiyorum, fakat ben muhakkak, Erkan-ı Harp olacağım.

Mustafa Kemal kurmay oldu. Arif, Mümtaz Yüzbaşı olarak okuldan çıktı.

Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk

ZAFERE İNANIYORDU

Yaşanılan şartlar ne olursa olsun, istiklal ve hürriyet için açıkça ifadesi şart gayeleri, devlet literatürüne o soktu. Sakarya Zaferi öncesinde düşman toplarının Polatlı’dan duyulduğu ve devlet merkezinin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması hazırlıklarının yapıldığı buhran günlerinde Tekalif-i Milliye adı altında vatandaşın nesi var nesi yoksa yüzde kırkına el koyarken verilen senetlere;

"Zaferden sonra aynen iade" tabirini Maliye Vekili Hasan Bey "zaferin elde edilmesi halinde" şeklinde değiştirmek isteyince, yerinden fırlamış;

- "Ne demek zaferin elde edilmesi halinde... Zafer elbette elde edilecek, şüphe mi ediyorsun? " diye bağırmıştı.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

GEÇMİŞ OLSUN

Karşısında kim olursa olsun, milleti ve devletinin haysiyet ve itibarını alakadar eden mevzularda seremoniyi aşarak hakikatleri ders verir gibi konuşmak yiğitliği Atatürk’le devlet literatürüne girmiştir. 4 Ekim 1933’de Dolmabahçe Sarayı’nda, İstanbul’a gelen Yugoslavya Kralı II. Aleksandr ile Kraliçe Mary’yi kabul etmiş, aynı akşam şereflerine ziyafet vermişti. Baş başa kaldıklarında Yugoslav Kralı:

- “Size bir hakikati anlatmak isterim. 1919’da İngilizler, Ege sahillerinizin işgali için Yunanlılardan evvel bana müracaat ettiler. Çok cazip teklifler de yaptılar. Fakat ben reddettim. Ekselansınızı tanıdıktan sonra bu kararımın doğruluğunu bir daha anladım.” dedi.

Başkası olsa ne yapardı? Teşekkür ederdi değil mi?

Hayır!.. Yugoslav Kralı cümlesini tamamlayıp cevap bekler gibi tavır alınca, Atatürk ayağa kalktı, bunun üzerine kral da kalkmıştı. Ona bir iki adım attı ve dudaklarında kendisine çok yakışan anlamlı tebessümü ile elini uzattı:

- “Geçmiş olsun majeste...” dedi.

Çünkü Mustafa Kemal’in, kendisine İstanbul Rumları şivesi ile Kosti dediği Yunan Kralı Konstantin, ordusu denize döküldükten sonra taç ve tahtını kaybetmişti.

Atatürk ile devlet hayatımızda yaşanılan günü düşünme ve nabza göre şerbet verme illetinden kurtulunmuştur.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

BU MİLLET O KADAR ZENGİN DEĞİL

Bir tarihte Atatürk Ege Vapuru ile Mersin’e gitmiş. Dönüşte vapur Fethiye’de durmuş. Kasabada halk şenlik yaparken, gemilerden de havai fişekler atılıyormuş. Kendisine refakat eden Zafer Torpidosu’nda bulunan Atatürk, donanmanın şenliklerini seyrederken, zafer torpidosu komutanına kumandanlardan biri,bir torpil atmasını söylemiş. Torpido kumandanı:

- Hayhay efendim, yalnız bir torpilin kıymeti elli bin liradır demiş.

Bunun üzerine Atatürk:

- Vazgeçin torpil atmaktan, bu millet o kadar zengin değildir.

Ve torpido kumandanına dönerek:

- Sizi tebrik ederim, diye iltifatta bulunmuş.

Anekdotlarla Atatürk, Em. Tümg. Muzaffer Erendil

ATATÜRK’ÜN BİR HEDİYESİ

Bir gün Konya’da Behiç Bey’in evinde Mustafa Kemal General Tawsend şerefine büyük bir ziyafet verdi. Ziyafette Behiç Bey, Muhtar Bey, Salih Bozok bulunuyorlardı. Yemek çok güzel bir hava içinde geçti. Yemeğin sonunda Mustafa Kemal misafirine dedi ki:

- “Biz Türklerde bir adet vardır. Misafirimize mutlaka bir hediye veririz. Ben asil bir milletin mütevazı bir Başkumandan'ıyım. Size ancak bu tespihi verebiliyorum” diyerek elindeki kırmızı mercan tespihi hediye etti ve sofradan kalkılacağı sırada kolundaki saati çıkararak General’e dedi ki :

- “Bu saati bana Anafartalar’da bir Türk Askeri, ölen bir İngiliz zabitinin kolundan çıkardığını söyleyerek verdi. Saatin arkasında subayın künyesi yazılıdır. Bu subayın ailesini arattımsa da bulamadım. İngiltere ye döndüğünüzde, ailesini bulur ve saati verirseniz çok memnun olurum” diyerek generale teslim etti.

Anekdotlarla Atatürk Em. Tümg. Muzaffer Erendil

GELENEKSEL DOSTLUK

28 Haziran 1933 tarihinde Ankara Erkek Lisesi'nde imtihana giren çocuklardan biri sorulan bir suale şöyle cevap vermişti:

- Fransa ile olan ananevi dostluğumuz icabı...

Atatürk, derhal öğrencinin sözünü keserek sormuştu:

- Hangi ananevi dostluk, bu da nereden çıktı, kim söyledi bunu?

O zaman coğrafya öğretmeni ayağa kalkarak “Ben söyledim paşam” diye onun hiddetini azaltmaya çalışmıştı. Bana dönünce ve “sen söyle tarih hocası” deyince, hemen ayağa kalkarak cevap vermiştim.

- Paşam, ortada ananevi bir dostluk yoktur. Yalnız müşterek hareketlere Fransız Muharrirleri ananevi dostluk vasfını vermişlerdir. Mesela Kırım Harbi’nde olduğu gibi ...

- Aferin bu hakikaten böyledir. Maalesef Türk’ün ananevi dostu yoktur. Menfaatler müşterek olunca Avrupalılar hemen (ananevi dostluk) ismini vermişlerdir, buyurmuşlardı.

Dr. Samih Nafiz Tansu

ATATÜRK KENDİNİ TANIMLIYOR

Etrafını çeviren halktan bir genç, Ata’ya sordu :

- Paşa hazretleri, bir İtalyan gazetecisi olan Kont Sfortza bir eserinde sizden (diktatör) diye bahsediyor. Gençlik olarak ne cevap verelim?

Atatürk hiç tereddüt etmeden cevap veriyor:

- Ben bir diktatörüm.

Meclistekilerin hepsi şaşırıyor, Ata izah ediyor:

- Fakat benim hayatımı tetkik edenler görürler ki ben Mısır firavunları gibi şahsıma mezar yaptırmak için kırbaçlar altında insanları sürmedim. Ben, memlekete tatbik etmek istediğim herhangi bir fikri evvela kongreler toplayarak, onlara danışarak bunları onlardan aldığım salahiyete dayanarak tatbik ettim. İşte Erzurum, Sivas Kongreleri, işte büyük millet meclisi bunun en canlı ifadeleridir. Onlar ne derlerse desinler biz yolumuza devam edelim.

Muammer Yüzbaşıoğlu

ATATÜRK’Ü ANMAK

O, dediklerinin hepsini yaptı . Yapamayacağı şeyi asla vadetmedi. Bir devlet şefinin kendisini millete sevdirebilmesi için belki ilk şart bu değil midir?

Banoğlu, Age, S: 87

KENDİNE GÜVEN

Yıl: 1921, batı cephesinde: Mustafa Kemal’le görüşmede;

Yunan ordusu kocaman bir canavar gibi Ankara’ya yaklaşmış gözüküyordu. Buna paralel olarak Sakarya’nın doğusunda Türk ordusu da kıvrılarak bu canavarın Ankara’yı yutmasına engel olmaya çalışıyordu. Siyah canavar o kadar kocamandı ki, insana umutsuzluk veriyordu.

- Eğer Ankara’ya gider de bizi geride bırakırsa, ne yaparız? diye sordum.

Korkunç bir kaplan gibi güldü.

- Arkalarından vurarak onları yok ederim.

Arıburnu, Age, S:198-199

SÖYLEDİĞİNİ YAPARDI!..

Kurtuluş savaşına başladığı sırada Atatürk’e dediler ki :

- Nasıl mümkün olur? Ordu yok!

Atatürk hemen cevap verdi:

- Yapılır!

- İyi ama, bunun için para lazım... O da yok ?

- Bulunur!..

- Diyelim ki bulduk, düşmanlarımız hem büyük, hem de çok!

- Olsun, yenilir!..

O, dediklerinin hepsini yaptı . Yapamayacağı şeyi asla vadetmedi. Bir devlet şefinin kendisini millete sevdirebilmesi için belki ilk şart bu değil midir?

Banoğlu, Age, S: 87

BULUNUR!..

Kurtuluş savaşı henüz başlıyordu. Ordu yoktu ve her taraftan vatanın bağrına giren düşmanlara karşı ancak gönüllü çetelerle savaş yapılıyordu . Mebuslar arasında bile, dövüşü göze alan, fakat ümitsizlikten kurtulamayanlar vardı.

Bir gün büyük millet meclisinde vatanın kurtulması için neler yapılması lazım geldiği hakkında heyecanlı konuşmalar oluyordu. Mebuslardan biri, sözleri büyük vatan şairi Namık Kemal’in şu beyiti ile bitirdi: “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?..”

En büyük ve korkunç düşmanın ümitsizlik olduğunu pek iyi bilen Atatürk bu beyitin iki kelimesini değiştirerek, fakat veznini de bozmaksızın sert ve sarsılmayan bir sesle şu cevabı verdi:

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak maderini!...”

“Siz Ankara’ dan giderseniz, ben Elmadağ’na çıkar, kurşunum bitinceye kadar vatanı tek başıma müdafaa ederim!..”

23 Nisan 1920... Ankara’da büyük millet meclisi açılmıştır. Memleketin her tarafından birçok milletvekilleri gelmiştir. Bu yeni meclise gelenlerin bir kısmı Ankara’da hiçbir şeyin olmadığını görünce, ümitsizliğe düşmüşlerdi. Bahsedilen ne Yeşilordu, ne hazine, ne yatacak otel, hiçbir şey yoktu. Sadece, Mustafa Kemal...

...Bazılarına bu dava çürük gelmiş olacak ki, memleketlerine dönmeye karar verdiler. Bunlar geri dönerlerse mecliste huzursuzluk olacağını anlayan Mustafa Kemal, kürsüye çıktı. O gün pek heyecanlıydı. Atatürk’ün hayatında belki de böyle canlı bir tablo doğmamıştı. Milletvekillerine hitaben :

- İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla milli meclise davet etmedim. Herkes kararında özgürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatı ile buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta, hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağını alır, bu şekilde Elmadağ’ına çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı savunurum. Kurşunlarım bitince de bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunları ile yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim!.. diye feryat edince, herkesi bir heyecan dalgası sardı. Hiç biri gözyaşlarını tutamıyordu. - Falih Rıfkı Atay

Banoğlu, Age, S. 497

“BEN EĞİLMEM”

Mustafa Kemal’in çocukluk arkadaşı Asaf İlbay, okula devam ettiği günlere ait iki anısını şöyle anlatır:

“Evimizin bahçesi büyüktü. Sık sık mahalle arkadaşları toplanır ve o zamanlar Selanik’de pek moda olan “mancık” oyunu oynardık. Bu bir çeşit “birdirbir” oyunu idi. Bir kişi eğiliyor, diğerleri sıra ile üzerinden atlıyorlardı. O, oyuna katılmazdı, ama seyrine de bayılırdı. Hele içimizde düşenler filan olursa, keyfine son olmazdı. Bir gün kararlaştırdık. Yaka paça zorla oyuna soktuk. Sıra ile hepimizin üzerinden atladı ve sıra kendisine gelince, eğilmeden dimdik durdu ve:

- Haydi atlayın! dedi.

Biz başını yere doğru eğmesi için ısrar ettikçe o:

- “Ben eğilmem” böyle atlarsanız atlayın, diyordu.

Bir türlü razı edemedik.

N. A. Banoğlu, Yayınlanmış Belgelerle Atatürk, Siyasi Ve Özel Hayatı-İlkeleri, 2. Baskı, İst.,198,S.22

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN