Make your own free website on Tripod.com

ANILARLA ATATÜRK: BÖLÜM IV

YARIN CUMHURİYET'İ İLAN EDECEĞİZ
TÜRK ALFABESİ
KADIN HAK ve HÜRRİYETLERİ
ŞAPKA İNKILÂBINI NEDEN KASTAMONU'DA İLAN ETTİ
LAİKLİK
YİNE TEPELER YİNE ÖLDÜRÜRÜM
YUNANİSTAN'DA DİL DAVASI

MISIR SEFİRİ'NİN FESİ
ATATÜRK ve DİL REFORMU
HOCA EFENDİ

YİNE YAK!... LAİKLİK

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN

 

 

 

 

YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDECEĞİZ

Seçim yapılmış, yeni meclis kurulmuş, sonuç Mustafa Kemal’in beklentisine en yakın biçimde alınmıştı. 26 Ekim 1923 akşamı Gazi kabineyi Çankaya Köşkü’nde toplantıya çağırdı. Bu toplantıda başvekil Fethi Okyar'ın istifası karara bağlandı, ertesi sabah haber gazete manşetlerinde yer alacaktı.

28 Ekim gecesi Çankaya’daki akşam yemeğine Latife Hanım da katıldı. Son derece heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu. Çünkü o akşam yemeğinin gündemini biliyordu. Sevgili Paşa'sı niyetlerini önce eşine heyecan ve içtenlikle anlatmıştı. Latife Hanım bu sebeple birkaç kez mutfağa inmiş, yemeklerin o akşam yaşanacak olayların şanına yakışır olmasına özen göstermişti.

Mustafa Kemal arkadaşlarına, yemekten sonra Anayasa'nın bazı maddeleri üzerinde çalışacağını bildirmiş yeni Başbakan adayı olduğu söylenen İsmet Paşa'yı da bu çalışmaya davet etmişti. İsmet Paşa bu daveti bekliyordu. Sofrada seçim heyecanı, seçim dedikoduları, yeni seçilenler, bu kez meclise giremeyenler hakkında konuşmalar sürüp giderken Mustafa Kemal bıçağını eline aldı, doğruldu, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe tabağına vurarak:

- Beyler! dedi.

O da heyecanlı, kaşları çatılmış ama gözlerinde güleç bir ifade ile arkadaşlarına bakıyordu. Çıt çıkmıyordu şimdi yemek salonunda:

- Beyler, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz!

Tek tek herkesin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyordu. Şimdi sofradakiler yıldırım çarpmış gibi kalakalmıştı. Neden sonra, beyinlerde şok yaratan bu haberi alkışlamak birilerinin aklına geldi ve yemek odası bir anda sanki patladı. Mustafa Kemal uygun bir süre bekledikten sonra açıklamasını sürdürdü:

- Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyet'tir. Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız. Hazırlıklarımızı bir kere daha gözden geçirmemiz lazım.

Gerçekten de iki arkadaş bütün bir gece süren çalışmalarını sabah ezanları okunurken bitirebildiler. İsmet paşa, Mustafa Kemal’in ısrarıyla Çankaya Köşkü’nde kaldı, birkaç saat uyudu.

Nezihe Araz, Mustafa Kemal'le 1000 Gün

TÜRK ALFABESİ

Atatürk, Milli Tarih ve Dil'imizin asıl gerçeğine yol açabilmek için güneş-dil teorisine uzanan, dikkatleri çekebilme yolları denedi. Bu arada asıl gayesini açıklamadı. Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Sadri Maksudi Arsal, İbrahim Necmi Dilmen, Dr. Saim Dilemre ve Veled Çelebi İzbudak gibi konunun uzmanlarından şunu istedi.

- "Bana bir konuşulan Türkçe yapacaksınız ki dünyanın neresinde olursa olsun bütün Türkler, temelde bu dili anlayabilecekler. Bugün Türk Anavatanı, Rus işgali altındadır. Komünizm, her yolu denemekte olan bir asimilasyon veya jenosit tatbikatı içindedir. Bir gün yıkılacaklardır. Fakat o günü bekleyemeyiz. Çünkü artlarında kalanlar dillerini kökten kaybetmişler ve biz onlara hep birlikte anlayabileceğimiz bir dili veremezsek boşluk doldurulamaz. Sizden bunu istiyorum."

Evet, Atatürk olmasaydı bizi benliğimize kavuşturan gerçek tarihimizden de, cehaleti yenmek yolunda başlıca dayancımız olan Türk alfabesinden de sona kadar mahrum kalırdık. Dilimiz, Arap-Farsça’nın yanında, salgın haline gelmesi onun aramızdan ayrılmasından sonra başlayan, her dilde yabancı kelimelerin istilasıyla eriyip giderdi.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

KADIN HAK VE HÜRRİYETLERİ

Şeriat'ın mesela Suudi Arabistan’da olduğu gibi doğrudan hakim olduğu ülkelerde kadının nasıl dışlandığı gözler önündedir. Bu arada mesela iki yüzyıla yakın İngiltere’nin egemenliğinde kalmış resmi dilleri arasında İngilizce’nin bulunması kadar batı hayatı ile ilgisi olmuş Pakistan’da, Şeriat'ın dolaylı tatbik edildiği bu ülkede bir ümit halinde çıkardığı Benazir Butto'ya sadece ve yalnız kadın olduğu için reva görülenler gözler önündedir. İşte Atatürk’ün kendinden öncekilerden çağdaşlarından ve hatta yarınkilerden farkı buradadır. Çağa karşı olmak yapıları gereği olan görünür görünmez mihraklara doğru teşhis koyabilmesi ve onları milletin vicdanında gerçek hüviyetleri ile mühürlemesi...

İsviçre Medeni Kanunu’nu alırken aile hukuku, siyasi haklar, vatan kaderi üzerine etkinliklerde istediklerinin çoğunun başta İsviçre, birçok batılı ülkede olmadığını söyleyen, samimiyetine inandığı bir dostuna:

- "İyi ama bizdeki karşı kök, bin yaşını aşmış derinliklerde... Birkaç nesil sonrasına kadar tedbir almak gerek" demiştir.

Atatürk çapındaki kişiler tesadüflerin ürünü değildir. Milletlerin çilelerinin uğradığı haksızlıkların yarattıkları hava içinden, ulusal yapılarının niteliğine göre çıkarlar. Osmanlı'nın asıl unsuru olan Türklük, on altıncı yüzyılın ikinci yarısında duraksama ve on dokuzuncu yüzyılın başlangıcına kadar gerileme devrine girdi ve bunun bedelini o Osmanlı karması içinde kendisi ödedi. Siz isterseniz Atatürk’ü tanrı ihsanı sayınız, isterseniz çekilenlerin kefareti ...

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

ŞAPKA İNKILÂBINI NEDEN KASTAMONU'DA İLAN ETTİ

Hiç unutmam Ağustos’un ilk günlerinde Kastamonu’dan bir heyet gelmişti. Adet yerini bulsun diye haber verdim. Gazi, hemen ilgilendi.

-"Bu heyeti ben kabul edeceğim, yarın Çankaya’ya getir" dedi. Bu emre hayret etmekle beraber hususi bir mana da veremedim. Ertesi gün gazi heyeti kabul etti, olağanüstü iltifatlarda bulundu. Bir saat kadar yanında tuttu, Kastamonu hakkında çeşitli sualler sordu. Heyeti uğurlarken:

- “Davetinize çok teşekkür ederim, yakında Kastamonu’ya geleceğim. Hemşehrilerime selamlarımı söyleyiniz" dedi. Halbuki heyet Gazi'yi Kastamonu’ya davet etmemişti. Bu sözleri işitince hayretim büsbütün arttı. Ama gene bir mana veremedim. Heyeti uğurladıktan sonra benim kalmamı emretti. Koluma girerek beni salona götürdü, çok neşeliydi:

- "Çocuğum, Kastamonu’ya gidiyorum. Şapkayı orada giyeceğim" dedi.

Epeyce zamandan beri zihninin şapka meselesiyle meşgul olduğunu biliyordum. Birkaç arkadaşı Beyoğlu’nda şapka giydirerek gezdirmiş, yapacağı akisleri inceletmişti. Sözlerine şöyle devam etti:

- "Niçin Kastamonu’yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile yahut fesli, kalpaklı sivil elbise ile görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim, ilk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişlerdir. İtaatlidirler, munistirler. Adları mütaassıb çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada giyeceğim" dedi. Birkaç gün sonra gitti ve şapkalı olarak döndü. Dönüşte Ankara’ya yaklaşırken en çok Diyanet İşleri Reisi Rıfat Efendi üzerinde yapacağı tesiri düşünüyor, onun kırılmasını istemiyordu.

Ankara'da kendisini karşılayanları, şapkasını çıkararak selamlarken gözü hep Rıfat Efendi'de idi. Rıfat Efendi, büyük bir anlayış gösterdi. O da sarıklı fesini çıkararak Gazi'yi çok sevindirmişti. Hoca'yı otomobiline aldı. Kendi başında şapka vardı. Rıfat Efendinin başı açıktı. Böylece şehre girildi.

Halk psikolojisini bu kadar iyi anlayan inkılâpçı bir baş kolay kolay bulunmaz.

Saffet Arıkan

LAİKLİK

İlk Melis’te bir gün lâiklik söz konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis'e başkanlık ediyordu. Meclis'in tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla:

- Arkadaşlar, bir lâikliktir gidiyor. Affedersiniz, ben bu lâikliğin manasını anlamıyorum.

Diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış, oturduğu yerden eline kürsüye vurarak:

- Adam olmak demektir hocam, adam olmak!

Diye hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır.

Kılıç, Ali, Atatürk’ü Anmak Kitabından, S.253

YİNE TEPELER, YİNE ÖLDÜRÜRÜM

20.03.1923: Konya Türk ocağında verilen çayda:

Atatürk'ün söylevleri sırasında Türk Ocağı azasından (üyesinden) Operatör Eyüp Sabri'nin:

- Milletimizin inkılabına muhalefet eden ve kendini din iradiyle (yolunu gösterme ile) mükellef (yükümlü) telakki eyleyen (sayan) bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi tedbirler alınmıştır?

Sorusu üzerine Mustafa Kemal ayağa kalkarak sözüne tekrar başlamış ve sonunu şöyle bitirmiştir:

- Benim ve benimle hem fikir (aynı görüşte) arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.

Sizlere bununda ötesinde bir söz söyleyeyim. Mesela bunu temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek meclis olmasa, öyle menfi adımlar atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.

Atatürk'ün Söylev ve Demeçlerinden

YUNANİSTAN'DA DİL DAVASI

Bir akşam konuklar için, Başbakanlık'ça bir şölen düzenlenmişti. Yemek sırasında Atina Üniversitesi’nin bir yüzyıl boyunca gördüğü hizmetler övüldü, birçok söylevler söylendi. Bu arada Yunanlı bir profesör, Başbakan Metaksas'tan bir dilekte bulunarak:

- Çözülemez sanılan nice sorunları kolaylıkla çözüverdiniz; şu dil işimizi de yakında mutlu bir sonuca bağlamanızı istemek hakkımızdır demişti.

Yemekten sonra grup grup tanışmalar, konuşmalar olurken profesörden dil davalarını bana açıklamasını rica ettim. "yazı dilini halkın anlayacağı bir dil haline koymak davası" diye açıklamış ve "ne yazık ki eskiye çok bağlı kalmış birtakım filologların direnmesi yüzünden bu haklı davamızı yürütemiyoruz" diye yakınmıştı.

Ben kendisine Türkiye’de de aynı davanın bu gibi engellerle birlikte yine de pekala yürüdüğünü söyleyince profesörün yanıtı şu oldu:

- Yürür; çünkü sizde Atatürk var.

Mehmet Ali Ağakay, Atatürk'ten 20 Anı.

MISIR SEFİRİ'NİN FESİ

Bir kısım sefirlerin ve devlet erkanının da bulunduğu bir ziyarette mısır sefiri başındaki fesle ter içinde kalmıştı. Atatürk ona döndü:

- Bu başınızdaki serpuşun bu kadar sıkıntılı olduğunu sizde kabul edersiniz tabi... Sefir hazretlerinin başındakini alınız...

Derhal birisi fesi alıyor. Bir gümüş tepsiye konan fesi fraklı bir garson uçura uçura salondan dışarıya götürüyor. Sefir bir aralık ne yapacağını şaşırıyor. Hatta bir an salonu terk etmeyi bile tasarlıyor, fakat İngiliz sefirinin tavsiyesi üzerine harekete geçmiyor.

Mesele az kalsın bir diplomatik hadise olmak gelişmesini gösteriyor, fakat kapanıyor. Neden sonra öğrendik ki mısır hükümeti sefire gönderdiği direktifte:

"Gazi, bütün şark aleminin rehberidir. O'nun hareketlerine bir diplomatik hadise değil, bir mürşit ikazı aramak daha münasiptir" gibi bir cümle sarf edilmiştir.

Em. Tümg. Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar Ve Anekdotlarla Atatürk

ATATÜRK VE DİL REFORMU

"Harf komisyonunun son kararlarını Ankara’dan İstanbul’a getirip Dolmabahçe Sarayı'nın denize karşı aydınlık çalışma odasında Atatürk’e anlattığım günü dün gibi hatırlıyorum. Büyük güçlük Osmanlıca’daki yabancı kelimelerin bütün söyleniş hususiyetlerine göre harfler ve işaretler aramakta direnen arkadaşlarla, biz Türkçeciler arasında idi. Türkçe kelimelere lüzum olmayan harf ve işaretleri istemiyorduk. Böylece dilde kalacak yabancı kelimelerinde de, git gide söyleniş hususiyetlerini kaybederek Türkçeleşmesini sağlamak istiyorduk. Bize göre yazı, dil meselesine dahil edilecekti. Yeni yazı, yalnız Arap yazısı dediğimiz eski yazının değil, Osmanlıca’nın da tasfiye edilmesi demekti.

Atatürk karşı tarafın tekliflerini gözden geçirdi.

- Biz bunları halka ve çocuklara nasıl öğretebiliriz? Bu da eskisi kadar güç...

Sonra:

- Yeni yazının eskisi yerine geçmesi için müddet olarak ne düşündünüz diye sordu?

Müddet arkadaşlardan azına göre beş, bir haylisine göre onbeş yıl olmalıydı. İlk zamanları okullarda iki yazıyı da öğretecektik. Gazeteler birkaç fıkrayı yeni yazı ile dizdirmekten başlayarak, yavaş yavaş arttıracaklar ve mühletin sonunda bütün gazeteyi yeni yazı ile dizdireceklerdi:

- Farz edelim on beşinci yılda gazetelerde yarım sütun Arapça yazı kaldı. Ne olacak biliyor musunuz? Herkes o yarım sütunu okuyacak. Bir harp, bir buhran, bir şey çıktı mı bizim yazı da Enver’inkine dönecek.

Enver Paşa'nın daha fazla imla inkılabı diyebileceğimiz denemesi birinci dünya harbi olur olmaz suya düşmüştü:

- Ya üç ayda yapabiliriz, ya hiçbir zaman... dedi.

Buna bende şaştım doğrusu. Üç ayda bir millete yazı değiştirtmek! Bunu da başarabilecek miydi?

Mevsim sıcaktı. Bir akşam kendisini Sarayburnu'nda bir halk eğlencesine, Büyükada'da bir baloya davet etmişlerdi. Sarayburnu bahçesindeki büyük halk kalabalığını gördükten biraz sonra:

- Bana bir defter veriniz dedi.

Galiba garsonlardan birinin küçük cep defterini aldı ve bir şeyler yazmaya koyuldu. Bir aralık beni yanına çağırarak:

- Bir defa gözden geçir. Bunları sana okutacağım dedi. Latin harfleri ile ilk Türkçe yazı idi.

Diktatörler halk kalabalığından korkar. Rast gelenin katıldığı kalabalık, polis için en şüpheli meçhuldür. Atatürk, halkın kendinde yalnız, kendi iyiliğini ve yükselişini isteyen bir kahraman gözüktüğüne inanan bir inkılapçı idi. Halk kalabalıklarında kendi asıl kuvvetini görürdü. Ara sıra:

- Halka giderim demekten ne kastettiğini o akşam da anladım. Halk yazı inkılabı müjdesini çılgınca alkışlıyordu. Çünkü bu inkılabı halk için ve halk adına yaptığını halka anlatabiliyordu. 

Nitekim daha sonra Büyükada'ya gitmiştik. Kıyıdan bahçeye çıkınca, orta binadan tuvaletli hanımlar, fraklı ve smokinli efendiler kendisini karşılamak üzere ilerledikleri sırada bana eğildi:

- Çocuk dedi, orada yaptığımızı burada yapamazdık.

O bir saray Tanzimatçısı değildi.

Sonra Anadolu'ya köylere çıktı. Bir kara tahta üzerinde yeni yazının ilk derslerini verdi ve üç ayda yaptı.

Ne kadar haklıymış büyük inkılapçı! Eğer Onbeş yıl fikri yürüseydi eski yazı hemen hemen demokrasiye kadar sürecekti ve hiç şüphesiz Türkçe ezandan önce yeni yazı tarihe karışacaktı. Birçoklarımız yazıda eski alışkanlıklarımıza bağlı kaldık. Artık hiç eski yazı bilen kalmayıncaya kadar, dairelerde biri resmi biri hususi iki yazı yanyana devam etti. İki kişi vardı ki yeni yazı başladığı günden sonra kalemlerini eski yazıya dokundurmamışlardı:

Biri Atatürk, öteki İnönü!

Bunlar oyuncu değildiler, inkılapçıydılar!

Em. Tümg. Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar Ve Anekdotlarla Atatürk

HOCA EFENDİ

Atatürk bir yurt gezisi sırasında Tekirdağ'da sokağa çıkmış, canı kadar sevdiği halkın arasında yürüyordu. Eczacı Ekrem Bey'in eczanesi önüne geldiğinde durmuştu. Gözü birine takılmıştı, bu sarıklı cüppeli Eski Cami İmamı Mevlana Mustafa Özeren'di.

- Hoca efendi... Hoca efendi...

Eski Cami imamı hemen koşmuş Gazi'nin yanına sokulmuştu. Birlikte merkez eczanesine girilmiş, bir masanın etrafına geçilmişti.

- Hoca Efendi! Yaz bakalım Vettini Vezzeytuni ve Turi Sinin ve Hazel-beledil emin...

Hoca efendi, tabi Arap harfleri ile itina ederek Kuran’dan bu ayeti yazmıştı. Mustafa Kemal Paşa gözlerini hocanın gözlerine dikerek "Hocam ben bu yazdıklarını (valtin vaiziton) okuyorum ne dersin" demiş Eskicami imamı da "Efendim bunun üstünü var, esresi var, şeddesi var, meddi var. Bakınız bunları koyduğumuz zaman aslı gibi okunur" diye cevap vermişti. Gazi, Arap harfleri ile ayeti etrafındakilere okutmuş her biri başka türlü bir şey söylemişti. Bunun üzerine Gazi kalemi hocanın elinden alıp aynı ayeti yeni harflerle yazıp ve demişti ki:

- Görüyorsun Hoca Efendi, bu harflerin şeddesi maddesi yok. Hem bak bu harflerle ne kadar kolay ve yanlışsız okunuyor. Biz işte bunu düşünerek ve batı eserlerini de kolayca öğrenebilmek için, bütün cihana lisanımızı kolaylıkla öğretebilmek için Latin harflerini kabul ediyoruz. Buna ne dersiniz?

- Çok güzel efendim, çok güzel diyecek bir şey yok, Allah muvaffak etsin...

Gazi ayrılırken gene Eski Cami imamına "Sizden Türk yazısını öğrenmenizi isterim" demişti. İnkılaplara inanmış olan bu ihtiyar din adamı birkaç ay zarfında bu harfleri öğrenecek, Gazi'nin kendisine hediye ettiği el yazısının bulunduğu küçük kağıdı hayatının en kıymetli hatırası olarak saklayacaktı.

Prof. Dr. Zeyneb Korkmaz, Belgelerle Türk Dili.

YİNE YAK!.. LAİKLİK

Atatürk, Florya’dan Çekmece'ye doğru bir yaya yürüyüşünde, bir ağaç altında dinlenen ihtiyar bir adama rastladı. Adam hürmetle ayağa kalktı, Ata’yı selamladı.

Atatürk sordu:

- Beni tanır mısın?

- Tanımaz olur muyum, evimde resmin bile var!..

Atatürk memnun olmuştu. Konuşmaya başladılar. İhtiyar:

- Bir işine aklım ermedi, dedi. Cumhuriyetçiliği, İnkılapçılığı, Milliyetçiliği, Halkçılığı, hatta Devletçiliği anlıyorum ama, şu "Laikliği" pek kavrayamadım. Neden her şeyi birden bozdun?

Ata:

- Bunu sana bir hikaye ile anlatayım, dedi. Amr- ibnl- as, Mısır'ı fethettiği zaman, Halife Ömer'e bir mektup yazmış: "Burada birçok kütüphaneler, içlerinde de bir sürü kitaplar var. Bunları yakayım mı, yoksa bırakayım mı?.." Ömer cevap vermiş: "Kitapları tetkik et, eğer faydasız şeyler ise, yak! Yok,eğer faydalı şeyler ise yine yak! Çünkü halk, o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmayacaklar ve bize --yani, yeniye ve yeniliğe -- daima düşman olacaklardır!.."

Hikayeyi anlatan Ata, ihtiyara sordu:

- Şimdi sana laikliğin ne olduğunu izah edeyim mi?..

İhtiyar, derin bir sezgi ve sağduyu ile cevap verdi:

- İstemez paşam, dedi hepsini anladım!-

Banoğlu, Age, S: 66-67

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN