Make your own free website on Tripod.com

ANILARLA ATATÜRK: BÖLÜM V

ATATÜRK ve DİN ADAMLARI
SAKARYA SAVAŞI'NDAN DÖNÜŞ
MEVLANA BÜYÜK ADAMDIR
MEKKE'YE ŞAPKAYLA GİRECEKSİN
GERİCİLİĞE YAĞMA YOK
VAHDANİYET (TEK TANRI) İNANCI
ZEKERİYA SOFRASI

CAMİ ve ATATÜRK
İSLAM DİNİ
ÖLÜLERDEN YARDIM İSTENMEZ

ATATÜRK'ÜN DİNDARLIĞI
KİMSE ONUN KADAR GÜZEL ALLAH DİYEMEZ
ATATÜRK'ÜN HAYRAN OLDUĞU İSİM: HZ. MUHAMMED

SOFTALAR ve ATATÜRK
ALLAH BİZİMLE BERABER
ATATÜRK'ÜN "ALLAH" HAKKINDAKİ FİKRİ
NAMAZ KILAN MEMURLAR
ATATÜRK'ÜN DİN TELAKİSİ

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN

 

ATATÜRK VE DİN ADAMLARI

Milli Mücadele’nin en buhranlı günleriydi. İstanbul ile Ankara arasında fetva kavgası tüm şiddetiyle devam ediyordu. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendi bünyesi içindeki din adamlarından seçtiği İrşad (Aydınlatma) Heyetleri'ni vatanın köyüne-kentine göndermek ve gerçekleri vatandaşa anlatmakla görevlendirildi. Milli Eğitim Bakanı Türk Ocakları Genel Başkanı olan rahmetli Hamdullah Suphi Tanrıöver'di. Mustafa Kemal'e geldi.

- Paşam... Bunlar çoğunlukla Arapça konuşacaklar. Halk ne anlayacak?

Atatürk gülümsedi.

- Sen üzülme Hamdullah... Onlar Arapça konuşsalar bile Türkçe düşünürler dedi.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

SAKARYA SAVAŞI’NDAN DÖNÜŞ

Sakarya Meydan Savaşı Türk Orduları'nın zaferi ile sona ermiş, Gazi Ankara'ya dönüyormuş. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başkomutanına törenli bir karşılama düzenlemişler. Ankara garından başlayarak şehre doğru yolun iki yakasında sıra ile dizilen hükümet ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve halk, gazi geçtikçe alkış tutuyorlar ve arkasına katılarak büyük bir alay halinde ilerliyorlarmış.

Meclis binasının önüne gelinmiş, Gazi bakmış ki alayın başında bulunanlar yukarıya doğru yol almakta. Meğer bu tören şöyle düzenlenmiş: "Cemaat" halinde Hacı Bayram Veli'nin türbesine gidilecek, onun "yüksek maneviyatının yardımıyla" kazanılan bu büyük zafer için orada dua edilecek, sonra Meclis'e dönülerek nutuklar okunacak.

Gazi.

- Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam! Deyip doğruca meclis binasına sapmış.

Ata bu olayı anlatırken sözüne şunu da kattı idi:

- Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz ve davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların "maneviyatı" olmayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.

MEVLANA BÜYÜK ADAMDIR

Mevlevihane'de akşam yemeğine davetliyiz. Yemekten sonra semaa gidildi. Binbir sanat eseriyle dolu Mevlevihane'nin billur avizeli ışıkları altında gözde olmaktan çıkmış gibi görünen dervişler, ayin yerinin değirmi sahasında kollarını kanatlanmışlar gibi açıp, başları kollarından omuz küreklerine doğru düşük, çıplak ayakların sessiz çevikliğiyle hem mihveri, hem mahreki yapılan hareketler neticesi entarilerinin bel kayışından aşağı kısımlarını beyaz bir şemsiye gibi şişirerek hülyalı hülyalı dönerken, üst mahfildeki kudumların tempoları içinden yükselen ney nağmeleri, bütün kubbeyi doldurduktan sonra aşağıya, fakat yalnız kulaklara değil, ruhları yıkayan manevi bir şelale halinde içimize dökülüyor.

Gazi de memnundu. Mevlevihane'den ayrıldıktan sonra, beni imtihan etmek isteyen tarafını saklayarak, sanki kendisi öğrenmek istermiş gibi bir eda ile sordu:

- Bu Mevlana nasıl adamdır?

- Pek iyi bilmiyorum amma dedim, herhalde çok büyük bir adam olacak ki, musiki, raks, şiir gibi dincilerin hoş görmedikleri şeyleri tarikatına ayin ve esas yapmış. Bana yeşil kubbesinin sivriliği ile göklerden bir şey tırmalıyor gibi geliyor!

Neşeli neşeli gülüyor.

Ve neden sonra, zihinden geçen düşünce silsilesinin bize son halkasını gösterir gibi söyleniyor:

- Mevlana büyük adamdı, büyük adamdı.

İsmail Habip Sevük

MEKKE'YE ŞAPKAYLA GİRECEKSİN

Atatürk sağ iken, Büyük İslam Kongrelerinden birine bizde çağrılmıştık. Kongre Mekke'de toplanacaktı. Atatürk'ün bir delege göndermeye razı olup olmayacağını merak ediyorduk.

Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklüğünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile aynı dinden olanları da gerilik ve kölelikten kurtulmuş görmek için elinden geleni yapmak istemiştir. Müslümanlık yeniden şereflendikçe nasıl Türklerin bundan manevi bir hissesi olacaksa, on milyonlarca Müslüman ya geri, ya köle kaldıkça bundan Türklere de bir utanç payı düşmemek ihtimali var mıydı?

Biliyordu ki Mekke'ye şapka ile gidilemez. Fakat daha iyi biliyordu ki başlık ve kıyafet değiştirmekle din değiştireceğini zanneden bir cemiyette ne gerilik, ne de kölelikten sıyrılabilir. Milletvekillerinden Edip Servet Tör'ü çağırdı:

- Mekke'ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türksün ve Müslümansın Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri medenileşmekten alıkoyan batıl itikatları yıkmak için Mekke'ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamağa bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin

Edip Servet Tör, Mekke'ye şapka ile girdi. Müslüman delegelerinin en fazla itibarlısı o idi. Kongrenin sonuna kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık duyan heyetler arasında, Kemalist Türkiye’yi efendice temsil etti.

Atatürk Denizinden Damlalar, Behçet Kemal Çağlar, Sayfa 245

GERİCİLİĞE YAĞMA YOK

Kız ve erkek çocukların bir arada okumaya başladıkları sırada, Karadeniz kıyılarında bir inceleme gezisine çıkan Atatürk, 19 Eylül 1924 Cuma günü Rize’de bulunurken Rize ve Pazar müftüleri kendisine bir dilekçe verirler. Atatürk, sunulan dilekçeye göz gezdirdikten sonra biraz sinirli müftülere döner:

- Yaaa?... Demek medreselerin tekrar açılmasını istiyorsunuz? Bu millet, çocuklarını istediği gibi okutmayacak mı? Şimdiye kadar geri kalmamızda, en büyük amilin ne olduğunu hala bilmiyor musunuz? Hayır... Medreseler açılmayacak!.. der ve birdenbire kopan alkış sağanağı içinde sözlerine devam eder.

- Geçiminizi mi düşünüyorsunuz? Rahat olun, ibadetinizle meşgul olun bırakın bu milleti!... Bu kararı veren Meclis’te, sizden büyük alimler yok mu sanıyorsunuz? Millet, bildiği gibi yapacak... Anladınız mı?

Bu sözleri de sürekli alkışlarla karşılanırken yanı başındaki Vali’ye dönerek:

- Bu adamlar, burasını Ahundlar (İranlı Din Adamı) İran’ı gibi mi yapmak istiyorlar?...

Falih Rıfkı Atay

VAHDANİYET (TEK TANRI) İNANCI

Ata’nın Tarih-Dil mevzularıyla yakından meşgul olduğu devreydi. Zaman zaman Çankaya’daki toplantılarında davetli olarak bulunuyordum ve arzusu üzerine dil kurumunda aktif vazife almıştım. Din ve tasavvuf mevzuları üzerindeki hizmetlerim de malumu idi. Böyle bir araştırma toplantısında birden bana hitap ederek:

- Sizden bir ricam olacak, bir ülkeye ve millete Allah katından bir peygamber neden gönderilir?

Şu cevabı verdim:

- O ülke ve millet veya kavim bilinen ve benimsenen ilahi emirler, ahlak nizamı ve iman şartlarını külliyen inkar ve dünya için menfi misal olursa, onları doğru yola sevk için Cenab-ı Hak tarafından vazifelendirilir. Bütün semavi kitapların birleştiği hakikat budur.

Nasıl derinden bir nefes aldığı, yüzündeki memnuniyet hatları, başıyla tasvipkar hareketleri hala gözlerim önündedir. Dedi ki:

- Evet... Çok haklısınız. İşte bu sebepledir ki yüce Tanrı Türk ülkelerine ve milletine, bir peygamber göndermek ihtiyacını duymamıştır. Çünkü Türk Milleti, İslamiyet’ten çok çok zaman önce vahdaniyet (tek tanrı) inancına sahipti ve ahlak yapısını bir peygambere muhtaç olacak kadar hiç bir devirde kaybetmedi. İnsanoğlunun yaptığı putlara da tapmadı.

Sonra da şu açıklamada bulundu:

- Geçenlerde Ürdün Emiri Abdullah memleketimizde idi. Sohbet sırasında mevzu İslam alemi için mukaddes sayılan beldelere intikal etmişti. Biliyorsunuz, bu zatın babası Mekke Emiri Şerif Hüseyin Paşa, I. Dünya Harbi’nin en buhranlı devrinde, Devlet-i Osmanlı hakanlığına, İngilizlerle işbirliği yaparak isyan etmiş ve Hicaz-Filistin Cephesi’nin düşmesine asıl sebep olmuştu. Emir Abdullah, üç peygamber, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in aynı mıntıkada ve aynı kavimler, yani Sami Akvam, Museviler ve Araplara gönderildiğini bu sebeple bu beldelerin Musevilik-İsevilik-Muhammedilik için mukaddes olduğunu, bu Kudsiyetin de devam ettiğini hatırlattı.

Biliyorsunuz biz Türkler, İslamiyet’i vahdaniyet (tek tanrı) inancını getirdiği için kabul ettik ve onun cihan hareketi olabilmesini kafa ve kılıcımızla biz temin ettik. Eğer Türkler Müslüman olmasaydı, İslamiyet Musevilik gibi mevzii bir din olarak kalırdı. İslam alemine bu hakikati anlatmak lazımdır. Araplar topraklarında üç semavi din peygamberinin gelmesiyle iftihar ederler ve üstünlük iddia ederler. Bizi de böyle bir nasipten mahrum olduğumuz için küçümserler. Aslında bu bizim ahlak ve insanlık benliğimizi, hiç bir devirde bir peygambere muhtaç olacak kadar kaybetmemiş olmamızın ilahi taktir ve tastikidir. Çünkü hangi peygamberin nerede irşad vazifesi ifa edeceği, Tanrı’nın taktiridir.

Bu hakikatleri idrak edebilmiş din adamlarımızın milletimize bu gerçekleri anlatarak o topraklarda aradıklarının asıl ilham ve kudret kaynağının kendi vatanı olduğunu, karşıdakilerin cedlerinin ayıbını kapatmak için uydurduklarına inanmalarını temin etmeleri asli vazifedir.

Velet İzbudak Çelebi

ZEKERİYA SOFRASI

Çankaya Köşkü’ nün biraz ilerisinde, ağabeyi Atatürk’ün yaptırdığı evde oturan Makbule Hanımefendi, bir gün köşke geldiğinde Ata kendisine:

- “Canım çiğ börek istedi. Hazırlarsan sana akşam yemeğine gelirim” der.

O akşam makbule hanımefendiye arkadaşları Zekeriya Sofrası’na davetlidirler. Durumu Ata’ya anlatır ve ertesi gün gelmesini rica eder. Atatürk merakla sorar:

- “Nedir bu Zekeriya Sofrası?” Aldığı cevap üzerine “peki” der ama, beraberine Salih Bozok, Cevad Abbas, Nuri Conker, Fuat Bulca gibi hemşiresinin Selanik’ten tanıdığı eski arkadaşlarına, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’le, ilahiyatçı dinler tarihi Prof. Şemsettin Günaltayı da katarak hemşiresinin evine gider.

Orada, Mareşal Fevzi Çakmak’ın eşi Fitnat Hanımefendi, İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanımefendi, Celal Bayar’ın eşi Reşide Hanımefendi ve çevrede oturan şahsiyetlerin eşleri vardır. Ata’yı görünce şaşıran hemşiresi, önce karşı çıkar.

- “Bu sofraya oturmak için iki rekat namaz kılmak niyet tutmak gerekir” der. Ata gülerek:

- “Namazımıza sen karışamazsın. O, Allah’la kulları arasındaki mevzu. Niyete gelince: Merak etme, hepimizin ülkesi ve şahsı için niyetleri vardır” der ve arkadaşlarıyla yemek salonuna girer, hepsini selamlar kendilerine ayrılan yerlere otururlar.

Sofrada sadece ve yalnızca çiğ sebzeler vardır. Yenebileceklerin tümü böyledir. Atatürk, onlardan iştahla yerken, üniversitede dinler tarihi hocası olan Şemseddin Günaltay’a sorar:

- “Acaba bu Zekeriya Sofrası’nın asıl sebebi nedir?”

- Aldığı cevabı dinler, sorusunu bu kez tıp profesörü Neşet Ömer Bey’e sorar, onu da dinler. Sonunda der ki:

- “Ben biraz farklı düşünüyorum. Dinlerin adet-geleneklerinin daha reel, gerçekçi sebepleri olmak lazım. Bu Zekeriya Sofrası, adından da anlaşılacağı üzere sanırım Musevilik’ ten kalmış. Onlarda da oruç var bilirsiniz. Bizde Ramazan Ayı'nda sahur ve iftarda bol yağlı, şekerli, unlu maddeler ile bol et yenilir, bunlar da mide rahatsızlıklarına yol açabilir. En iyisi, şifalısı da sebze ve tercihen çiğ sebze yenilmesidir. Bu kuru tavsiye olarak telkin edilse kimse aldırmaz, ama bir niyet ve o niyetlerin gerçekleşeceği söylenirse cazip gelir. İşte bizim hemşirenin şu sofrası gibi.

Bence dinleri ve dinlerin tavsiyelerinin bu istikamette ele alınması onların geçen zamana rağmen değerlerini kaybetmemiş olanlarını ötekilerden ayırmaya yarar. Şu Zekeriya Sofrası’nda olduğu gibi”.

CAMİ VE ATATÜRK

Mustafa Kemal, Edirne’yi ziyaretinde Sinan’nı o muhteşem camiine bir müddet hayran hayran baktıktan sonra fikrini ve ihtisaslarını şu sözlerle belirtti:

- Camiler, birbirimizin yüzüne bakmak için yapılmamıştır. Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için, neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmışlardır.

Türkmen, Faik, Nükte Ve Fıkralarla Atatürk Kitabından, S.6

İSLAM DİNİ

Gene bir toplantıda din konusu tartışılıyordu:

Atatürk:

- Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanacağız. Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam dini hepsinden üstündür.

Banoğlu, Niyazi Ahmet, Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, S. 196

ÖLÜLERDEN YARDIM İSTENMEZ

Atatürk Kastamonu Cumhuriyet Halk Partisi binasında yaptığı konuşma sırasında hurafelere ait birçok misaller verdikten sonra türbelerden ve yalancı evliyalardan bahsederek:

“Ölülerden, yardım istemek medeni bir topluluk için sindir,” dedi ve şöyle devam etti:

“Mevcut tarikatların gayesi kendilerine tabi olan kimseleri dünyada ve manevi hayatta saadete ulaştırmaktan başka ne olabilir?.. Bugün ilmin ve fennin bütün şümulü ile medeniyetin parlak ışıkları karşısında filan ve filan şeyhin irşatında maddi ve manevi saadet arayacak kadar iptidai insanların, Türk Medeni topluluğunda mevcut olduğunu asla kabul etmiyorum. (şiddetli alkışlar).

Arkadaşlar, efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz; en doğru, en gerçek tarikat medeniyet tarikidir. (sürekli alkışlar)... Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kafidir; tarikat reisleri bu dediğim hakikati bütün açıklığı ile idrak edecek, kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak ve müritlerin artık olgunluğa kavuştuklarını elbette kabul edeceklerdir.”

Soyak, Hasan Rıza,Atatürk’ten Hatıralar, S.268

ATATÜRK'ÜN DİNDARLIĞI

Atatürk'ün dindarlığı öteden beri tartışma konusudur ve hala da sürüp gitmektedir.

Atatürk'ün büyük bir isabetle tekkeleri, medreseleri kapattırması, gericilere aman vermemesi bu söylentilerin çıkmasına sebeb olmaktadır.

Halbuki Atatürk dinine son derece bağlı bir insandı. İşte bunun tipik bir misalini Sabiha Gökçen şöyle naklediyor:

- 10-11 yaşında idim. Bursa'daki evimiz Atatürk'ün Köşkü’ne çok yakındı. Bir gün Atatürk Bursa'yı şereflendirmiş, köşkün bahçesinde dolaşıyordu, bende onu yakından görmek arzusu ile kıvranıyordum. Yine bir gün bahçede dolaştığı sırada yerimden fırladım, ona doğru koştum. Beni yolumdan çevirenlere ağlamakla karşı koymaya çalışıyordum, birden bir ses işittim: "Bırakın onu diyordu, bırakın gelsin." koşarak Ata'nın yanına gittim, ellerine sarıldım. Atatürk sordu:

- Çocuk, sen okula gidiyor musun?

- Harpler sebebiyle okulumu yarıda bırakmıştım ve bir yatılı okula alınmamı istedim.

- Ben seni yanıma alayım gelir misin? diye Atatürk sordu.

- Abime sorayım dedim. Kabul ettiler, derhal çağırtarak onunla konuştu, anlaştılar. Böylece Ankara'ya, Çankaya'ya geldim.

Uzun zaman ayrı kaldığım okuluma yeniden başlamanın sevinci içinde memnundum. Çankaya köşkü bahçeleri içindeki eski bir seyis evi düzeltilerek okul haline getirilmiştir. Köşkte çalışanların, yaverlerin ve diğer hizmetlilerin çocukları ile birlikte bende bu okula gitmeye başladım. Bir sabah, Ata'nın elini öpmek üzere yanına girdim. İşleri ile meşguldü. Bir süre ayakta bekledim birden, derin bir iç geçirdi ve Allah! dedi (O, bunu sık sık tekrarlardı.)

Atatürk hakkında evvelce çok şeyler duymuştum, bu tesirle olacak bir hayli şaşırdım .onun ağzından Allah kelimesini duymak beni şaşırtmış ve heyecanlandırmıştı.

Ata'nın yüzüne şaşkın bir şekilde bakmış olacağım ki:

- Sen dindar mısın? diye sordu.

- Ben de ailemden aldığım din terbiyesi ile;

- Evet dindarım, dedim ve bu cevabımı nasıl karşılayacağını anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktım. Cevabım hoşuna gitmişti.

- Çok iyi... Allah, büyük bir kuvvettir. Ona daima inanmak lazımdır, dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi. Ben de o zaman anladım ki; Atatürk'ün dinsizliği hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata, bütün söylenenlerin hilafına dindar bir insandı.

Yazılmayan Yönleriyle Atatürk S.Arif Terzioğlu Sayfa 88_89

KİMSE ONUN KADAR GÜZEL ALLAH DİYEMEZ

Din konusunda Atatürk'ün tam anlamıyla laik olduğu söylenebilir. Kimsenin inancına karışmaz, dindar kişilere saygı gösterir, yobazlara, softalara çok kızar, din kavramının sömürülmesine izin vermezdi. Allah ve peygamber konuları, Atatürk'ün yanında tartışma konusu yapılamazdı. Bir gece sofrada peygamberi küçültür şekilde konuşmalar yapılıyordu. Atatürk, bu konuşmalardan sıkıldığını belli etti. Elini masaya indirerek:

- Bu bahsi kapatın... Peygamberleri küçültmek isterseniz, kendiniz küçülürsünüz dedi.

Atatürk Harbiye’de okurken, öğrenciler abdestsiz olarak namaza giderlermiş.çünkü okuldaki muslukların sayısı çok azmış.

Onun yanında bulunduğum süre içinde kadir geceleri sofra kurdurmazdı. Bazen mevlit dinlediği de olurdu. Hafız Yaşar Bey'in mevlidini saygı ile dinlerdi. Mevlidin miraç bölümünde, göklere çıktın Mustafa denince, gözleri yaşarırdı. O zaman hemen kolonya götürürdük, inanışı samimi idi.

Öyle Allah derdi ki yalnız kalınca, onun gibi kimse diyemez. Herkes çekilip yapayalnız kalınca gökyüzüne bakar, kendi kendine Allah derdi.

Bir gün sofrada çevresindekilere:

- Bana Allah'ın büyüklüğünü anlatır mısınız? diye sordu.

Konuklar birer birer Allah'ı nasıl anlayabildiklerini anlattılar. Çoğu ipe sapa gelmez şeylerdi. Hepsini dikkatle dinleyen Atatürk:

- Hepiniz Allah'ı ayrı ayrı görüyor ve büyütüyorsunuz. Anlaşılan Allah herkesin kafası kadar büyüktür, dedi.

Bir yaz akşamı Dolmabahçe Sarayı’nda kadınlı erkekli bir yemek vardı. 8-9 saat süren yemek sona ererken salonun büyük kapısının parmaklıkları arasından güneş doğuyordu Atatürk'ün bir işaretiyle manevi kızlarından Nebile Hanım, sandalyesinin üzerine çıktı. İnce endamı ile bir heykeli andırıyordu. Sabah ezanı okumaya başladı. Ahenkli bir ses geniş salonda yankılandı.

Atatürk başını yukarı doğru kaldırmış, kendinden geçmiş bir halde ezanı dinliyordu. Biran geldi yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı.

Atatürk'ün Uşağı İdim, Cemal Granda, Sayfa 252-254

ATATÜRK’ÜN HAYRAN OLDUĞU İSİM: HZ. MUHAMMED

Atatürk, tarihin büyük simaları içinde en çok kimleri beğenirdi? 1924 Martı’nın 3’üncü günü meclis kürsüsünde hilafet nutkunu söyleyerek mecliste Yavuz Selim'den hep “Hazreti Yavuz” diye bahsetti. En çok takdir ettiği kumandan Timur’du. “O sizin yerinizde olsa yaptıklarınızı yapabilir miydi?” diyene “Bunu bilmem, fakat ben onun yerinde olsaydım yaptıklarını yapamazdım” dedi. Fakat yeryüzünde kendisinin en hayran olduğu kimse şüphesiz ki Hz. Muhammed’dir. O’nun devlet kurmaktaki şefliğine hayrandı. Hiç yoktan devlet kurmak.. Kendi yaptığı iş de bu bakımdan ona benzemiyor mu?

İsmail Habip Sevük

SOFTALAR VE ATATÜRK

1922 ikinci teşrinin (Kasım) on yedinci günü Ankara Öğretmenler Birliği Genel bir toplantı yaptı; Ankara Devlet Merkezi olduğuna göre oradaki Öğretmenler Birliği'nin de Genel Merkez olmasına karar verildi.

Kadın inkılabı henüz yapılmamıştı ve kadınların toplantılara geldikleri pek az görülürdü.

O gün toplantıya kadın öğretmenlerden üç kişi gelmiş, ön sıraya oturmuşlardı; geride olan erkeklerle onlar arasındaki sıralardan birkaçı boş bırakılmıştı.

Ertesi gün meclisteki sarıklı Meb’uslar köpürdüler; bu hareketi dinsizlik, ahlaksızlık, küstahlık saydılar; Atatürk’e şikayet ettiler.

Atatürk onları dikkatle dinledi; sonra fena halde kızmış göründü. Yanındakilere sordu:

- Öğretmenler Birliği Reisi kimdir?

- Mazhar Müfit...

- Çağırın onu...

Hocalar pek memnun görünüyorlardı. Bir kaç dakika sonra Mazhar Müfit gelince Atatürk ona çıkıştı:

- Siz öğretmenler toplantısında ne yapmışsınız? Bu ne ayıp şey!...

Atatürk gayet ileri düşünüşlü adam olduğu, hocaların şikayetlerini de öğrendiği için Mazhar Müfit şaşırdı; bir şeyler söylemek istedi:

- Efendim, yemin ederim ki...

Sözlerini bitirmeğe vakit kalmadı. Atatürk gürledi:

- Bırak, bırak hepsini biliyorum. Toplantıya kadın öğretmenleri de çağırmışsınız.

Hocalar medeniyete karşı zafer kazandıklarını zannederek gurur duyuyorlardı. Diğerleri Atatürk’ün böyle konuşacağına ihtimal vermediklerinden hayretle dona kalmışlardı.

Atatürk devam etti:

- Fakat onları niçin ayrı sıralara oturttunuz? Siz kendinize mi güvenemiyorsunuz, yoksa Türk kadınının faziletine mi? Bir daha öyle ayrılık görmeyim! Anlaşıldı mı?

Hocaların başlarından aşağıya buzlu sular dökülmüştü; süklüm, püklüm çıktılar.

Niyazi Ahmet Banoğlu

ALLAH BİZİMLE BERABERDİR

İstanbul’daki İtilaf Devletleri Mümessilleri, Mustafa Kemal’in bulunduğu Bandırma Vapurunu yakalatıp, geri çevirtmek için bir torpido göndermişler. Fakat, bu torpido aynı rotayı takip etmediği için, bizi bulamamıştı.

- Bunu öğrenince, ne demişti?

- Hiç unutmam: (Bu da Allah’ın bir inayeti... Allah da bizimle... Görüyorsunuz)

N. A. B.

ATATÜRK’ÜN “ALLAH” HAKKINDAKİ FİKRİ

Ankara’da yüksek öğretim talebelerinin tertiplediği bir çayda Atatürk gençlere hitabeler söyletiyordu. Heyecanla konuşan bir genç sözü Atatürk’e getirerek:

- Atam, dedi, Sen bir Allah’sın.

Atatürk hiddetlendi, ayağa kalktı:

- Arkadaşlar, Allah Mefhumu insan beyninin çok küçük kavrayabileceği metafizik bir meseledir.

Kemal Yurtseven

NAMAZ KILAN MEMURLAR

Atatürk devrinde namaz kılan memurların işlerinden atıldığı kesin olarak yalandır. Ordunun başı olan rahmetli Fevzi Çakmak yardımcısı Orgeneral Asım Gündüz namaz kılarlardı. Atatürk devrinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Abdülhalik Renda, cuma namazlarını Hacı Bayram Camii’nde kılardı. Yazılarımızın doğruluğunu ispat için canlı şahit de gösterebiliriz. Çok şükür Asım Gündüz Paşamız hayattadır. Kendilerinden sorabilirsiniz.

Yıl 1930, Atatürk Fevzi Çakmak’la birlikte yurt gezisine çıkıyorlar, yolculuk trenle yapılıyor. Vagonda Atatürk, Fevzi Çakmak’la başbaşa vermiş memleket işlerini görüşüyorlar. Dalkavukluğu ile tanınan bir milletvekili içeri giriyor. Ata’nın kulağına gizli bir şeyler söylüyor. Atatürk birden kaşlarını çatıyor ve Fevzi Paşa’ya dönerek “Paşam; lütfen beni takip ediniz, arkadaş bir haber getirdi birlikte inceleyelim” diyor.

Atatürk ile Çakmak Cumhurbaşkanlığı Maiyet Erkanına ait vagona geçiyorlar. Atatürk vagonun kapısını hafifçe açıyor ve Fevzi Paşa’ya gösteriyor. Yüksek rütbeli bir subay vagonda kanepe üzerinde namaz kılmaktadır. Atatürk vagonun kapısını kapadıktan sonra millet vekilinin yüzüne tükürüyor ve Mareşal’a diyor ki: “Paşam, bu adamın biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam, muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın vagonda namaz kıldığını gammazladı. Bu adam, namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettirdim.”

Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indiriyor ve gelen devrede milletvekili seçtirmiyor. Peygamberimiz “ölülerin kötülüklerini açıklamayınız” buyurmuşlardı. Sözünü ettiğimiz milletvekili ölmüş olduğundan ismini açıklamadık.

Bu satırların aciz yazarı Atatürk devrinde hem devlet memuru, hem de din görevlisi idi. Camilerde minberde hutbe okur, kürsülerde dua yapardık. Neden bize baskı yapılmadı? İşimizden atılmadık? Atatürk devrinde General Kerameddin Kocaman, resmi general elbisesi ile Teşvikiye Camii’nde Kur’an okurdu. Neden emekliye sevk edilmedi?

Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı rahmetli Rıfat Börekçi’den defalarca dinledik. Rıfat Börekçi bize şöyle söylemişti: “Ata’nın huzura girdiğimde beni ayakta karşılarlardı. Utanır, ezilir, büzülür, paşam beni mahcup ediyorsunuz dediğim zaman din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.”

Atatürk devrinde vaizlerin konuşturulmadığı sözleri bir iftiradır. Geçen yıl Tanrı'nın rahmetine tevdi ettiğimiz Beşiktaşlı Hacı Cemal Hoca hakkında bir defa olsun takibat yapılmamıştır.

Tekkeler Atatürk’ün emriyle değil, kanun hükümleri gereğince kapatılmıştır. Son zamanlarda bu kutsal çatılar zikir meclisinden ayrılmış, bazı tekkeler, işret, zina ve livata gibi İslam dininin kesin olarak haram eylediği kötü şeylere sahne olmuşlardı. Tekkeler kapatıldığı gibi, Arif-i Billah, gerçek Mürşid Kenan Rafai hazretleri aynen şöyle buyurmuşlardı:

“Tekkelerin kapatılması çok isabetli oldu. Tekke şeyhlerinin bir çokları cahildi, şeyh demek mürşid demektir, cahil bir insan mürşid olamaz, gerçek mürşid sadece tekkede değil her yerde halkı irşad edebilir”

İftira ve yalan en büyük günahlardandır. Kur’an “iftiraya cür’et edenler yalan söyleyenler mümin değildir” buyuruyor. Atatürk’e dinsiz diye iftira edenler Kur’anın ayetlerini inkar etmiş olurlar. 

Ayıptır efendiler; Atatürk’e dil uzatmayınız, Atatürk devrini kötülemeyiniz. Türk ulusu Atatürk’ü tanır ve sever. Atatürk’ün gerçek bir Müslüman olduğunu vesikalarla ispat ettik sanıyoruz.

Ercüment Demirer (Bakış, Aralık 1969)

ATATÜRK'ÜN DİN TELAKKİSİ

Atatürk'ün din telakkisini kati olarak pek az kimse öğrenebilmiştir. Orman çiftliğinde baş başa kaldığımız bir gün, din hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana dedi ki:

"Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe, yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak, bir çok yabancı unsur, (tefsirler, hurafeler) binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunamaz, tamir de edilmez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.

Din bir vicdan meselesidir. Herkes, vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz, düşünüşe ve tefekküre muhalif değiliz. Biz sadece, din işlerini millet ve devlet işleriyle karşılaştırmamaya çalışıyoruz; kaste ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermeyeceğiz".

Olaylar Ve Atatürk Sh 55

İÇİNDEKİLER SAYFASINA DÖN